Özel ve Güzel

GÜNÜN MESAJI

 En Anlamlı Söz

Karıncaya sormuşlar :
''Nereye gidiyorsun?''
''dostuma'' demiş.
''Bu bacaklarla zor'' demişler.
Karınca : ''olsun, varamasam da yolunda ölürüm'' demiş... 

Köşe Yazarları

 <blink> </blink>

AYDINOĞLU SOYAĞACI

 Aile Soyağacımız

 XXXXXX

Kutatgu Bilig, - Ateş- Su- Hava- Toprak - dörtlemesinin ilk kitabı. Çok stresli bir dönemde okuduğum için mi beni bu kadar etkiledi, yokse bu gerçekten kitabın başarısımıydı bilmiyorum ama yazarına baktığımda, diper eserlerini hatırladığımda, hiç düşünmeden bu bir Buket Uzuner veya SU başarısıdır diyorum. okurken Su'yun yaşamımıza getirdiği zenginliği ve huzuru içimde duyumsadım. "Huzur ve Su" ne güzel bir birliktelik. Sizde bundan kendinize düşeni mutlaka alın.



 XXXXXXX

Okurken çok heyecanlandım, Bir dönemin gizli kalmış bir çok olayını ele alıp incelemiş.  Ciddi bir araştırma yapılmadan yazılamayacak bir kitap. Gerçekten bu kitabı okurken, hem olayların etkisinde kalıyorsunuz hem de  Zülfü Livaneli'nin bilgi ve kültür birikimi önünde saygı ile eğiliyorsunuz. Sadece roman okumuyorsunuz bu kitabı okurken. Zaman zaman altını çizmek istediğiniz çok önemli tarihsel bilgilere de ulaşıyorsunuz. Ya da yazar bu bilgileri size sunuyor. Sadece yazarın hayal gücü değil hayatın gerçeklerinin bir insanın dimağında nasıl canlandığına da şahit oluyorsunuz. Ben çok beğendim. Mutlaka okuyun ve hatta okutun



  XXXXXX

Bir cinayet romanından daha çok bir tarih romanı gibi. Istanbul'un fethi konusnda öğrenmek istediğiniz her türlü tarihi soruya cevap bulacağınız bir kitap. Kitap her ne kadar bir cinayet ile başlasa da daha sonra sizi uzun sayfalar boyunca cinayetten uzaklaştırıp, Fetih hakkında bilgilere taşıyor. nerdeyse cinayet romanı okuduğunuzu unutacak kadar gidiyor bu konu. Sonra yeniden kendinizi cinayet içinde buluyorsunuz. Git gelleri olan bir kitap.

Okumaya değer mi? elbetteki. En azından Tarihi gerşekleri anlamak adına okunmalı derim

 




0 Yorum - Yorum Yaz

  XXXXXXX

Yıl 1900 lar, yani bundan bir asır kadar önce ve bir şair haksızlığa başkaldırıyor. Haksızlıkları şiirleri ile dile getiriyor. Konu memleket ve insanların yaşam hakları olunca can dostlarına bie karşı çıkıyor. Böyle bir insan ruhu taşıyor şair. Teşekkürler Hıfzı Topuz. ne güzel derlemişsiniz ve bize sunmuşsunuz. Tıpkı düğer tüm kitaplarınızda yaptığınız gibi. Emeğinize ve yüreğinize sağlık.

BU kitaabı okuduktan sonra sordum Ne değişti bu yüz yılda?

cevap....

Sadece İsimler




0 Yorum - Yorum Yaz

Son dönemlerde susturulmaya çalışılan yazarlardan birisi Osman Ulagay. Kimi susturabilirsiniz ki?  Düşünmesine engel olamazsınız insanın. Gazetelerdeki işlerine son verdirebilirisniz belki ama susturmak mümkün değil. İşte "Başbakanın yazdırdığı kitap" diyerek  "sen ne yaparsan yap ben söyleyeceğimi söylerim sana rağmen söylerim"  mesajını veren bir çalışma. iki akşam TV seyretmeyerek okuyacağınız kolaylıkta ve fakat yıllarca uğraşsanız öğrenemeyeceğiniz mesajlar veren bir kitap. Mutlaka okuyun. Hele Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve yerel seçimler yaklaşırken çok özel mesajlar alacaksınız




0 Yorum - Yorum Yaz

BU GÜNÜ İLERİ DEMOKRASİ DİYE ADLANDIRIP GEÇMİŞ DİKTASINDAN VE ASKER VESAYETİNDEN BAHSEDENLERİN NASIL BİR ÇIKMAZ, NE KADAR AYMAZ VE NE KADAR DÜZMECE YALANLAR İLE HALKI UYUTARAK KENDİ SİVİL DARBELERİNİ YAPTIKLARINI OKUMAK VE BUNA BİRİNCİ AĞIZDAN ŞAHİT OLMA MI İSTİYORSUNUZ. İŞTE SİZE BİR KİTAP. OKUDUĞUNUZ HER SATIRIN ALTINI ÇÖZECEĞİNİZ KADAR ÖNEMLİ TESBİTLER VAR.  BEN BU KİTABI OKUDUKTAN SONRA ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK İLE SERVİS GAZETECİLİĞİN FARKINI BİR KEZ DAHA ANLADIM. CEFA ARAŞTIRMACI GAZETECİYE, SEFA VE ŞÖHRET SERVİS GAZETECİSİNE




0 Yorum - Yorum Yaz

1937 VE 1947  TARİHLERİ ARASINDA ARASINDA TÜRKİYE'DE YAŞAMIŞ, ATATÜRK'ÜN MASASINDA OTURMA ŞEREFİ EDİNMİŞ BİR GAZTECİ, TARİHÇİ VE YAZAR. İŞTE ATATÜRK HAKKINDA DÜŞÜNDÜKLERİ;

"Mustafa Kemal, yeryüzünün bu bölgesindeki, başkalarına kul olmuş bütün uluslara özgürlüğe giden yolu göstermiştir.. O, Nil'in kıyılarından Çin ülkesinin akarsularına kadar toplumlar için bir efsanedir....."

DAHA DUYMAK Mİ İSTOYORSUNUZ O ZAMAN BU KİTABI OKUMALISINIZ..




0 Yorum - Yorum Yaz

Sanırım o Avrupa baskısı ile TRT deki programına son verilen ilk araştırmacı yazar. Hepimizin hayranlık ve azimle istediği Avrupa Birliği konusnda tüm AT ülkelerinin Türkiye üzerindeki tezgahlarına, uyguladıkları çifte standartlara, kendileri yaparken adil ve ülke çıkarı adına yapatıkları savunmasına, Türkiye için anti demokrasi çamuru atılmasına tanık olmak istiyorsanız, Ya da ben zaten biliyordum ama somut örnek bulamıyordum diyorsanız. OKUYUNUZ.....

Demokrasi çığrtkanlarının gerçek yüzü....




0 Yorum - Yorum Yaz

HEDEFİ BELLİ OLMAYAN YELKENLİYE HİÇ BİR RÜZGAR YARDIM ETMEZ....

Sloganı böylesine içi dolu olan bir kitabın nasıl mesajlar vereceği konusnda ben hiç tereddüt duymadım. Kitabı bir TV programında duymuştum. İshak Bey'in oradaki anlatımı ve "BEN BAŞARISIZLIKLARIMI ANLATTIM " Diyerek kitabı özetleyişi beni çok etkilemişti. Başrısızlığın da yaşamın bir parçası olduğunu anlatan bu mütevazi dev adamın TV programındaki olgun ve tevazu dolu tavrı beni çok etkilemişti ve bir yazı yazdım merak edenler; Mart 2012 tarihli Telepati dergisi veya  http://www.telepati.com/mart12/aktor.html  adresinde bulabilirler. Bir nefeste okudum kitabı.  Okuduktan sonra da aynı şeyi ben de söyledim

HEDEFİ BELLİ OLMAYAN YELKENLİYE HİÇBİR RÜZGAR YARDIM ETMEZ... EĞER HEDEFİNİZ BELLİ İSE VE BU AMACA BAŞ KOYDUYSANIZ TÜM RÜZGARLAR ARKADAN ESİYOR.....




0 Yorum - Yorum Yaz

 

 XXXXX

 Murat Kınıkoğlu'nun ikinci romanı. Birçok kişinin bildiği ama itiraf etmeye çekindiği gerçekleri akıcı bir dil ile anlatmış. Din bezirganlarının, din ticareti yaparak nerelere geldiklerini ve Müritler ile Mürşitler arsındaki sömürü düzenini tatlı bir aşk romanına çevirerek anlatmış. Hani bazı kitaplar vardır ya siz onu elinizden bırakırsıız da o sizi bırakmaz. İşte öyle bir kitap olmuş




0 Yorum - Yorum Yaz

Sevgili gibidir İstanbul,

Özlemle doğar güneş

İstanbul’suz geçen saatlerine yanarak

Kızıl bir güneşle başlar güne

Huzur vardır gözbebeklerinde

Boğaziçi’nde Haliç’te.

Terkedişi ayrı bir hüzündür,

Güneş’in İstanbul’u,

Tıpkı sevgiliyi uykuya terkeden

aşık gibi.

Istanbul gibidir sevgili,

Seveni çoktur,

Şımarıktır sevgili

Bilemez kendini gerçekten seveni,

Aşklar yeşertir kalplerde,

Kaybedince anlar sevgiliyi.

Dönmesini bekler hasretle!

Tıpkı Istanbul’un

Güneşi beklediği gibi




0 Yorum - Yorum Yaz

Şeytanın Avukatı,

Felaket Tellalı,

 

Geçtiğimiz günlerde, yani seçimin hemen sonrasında bir yazı yazarak artık siyasetle uğraşmayacağımı ve Türkiye’deki son demokratik seçimin yapıldığını ve bu seçim sonucunda %50 lik bir oranlar Demokrasi istemediğimizi söylemiştim.

Son döenmlerde yaşanan olaylar beni dorular nitelikte gelişmeye başladı. Sonuçta seçilenlerin Meclise gelmeleri engellenmaya başladı.

 

Kim Tarafından?

Eskiden siyasi olupta artık siyasi olmadığı ve adil olduğu iddia edilen yargı tarafından..

 

Cunhuriyet Tarihimizin çok önemli ilklerini yaşıyoruz. Bunlar Cumhuriyetimizin  ölüm kalım meseleleri bence...

 

Komplo Teorisi;

 

Bu süreçte iki önemli deneme imtahanından geçiyoruz ancak bu imtahanları organize eden kişi İmtahancı Ali değil. İşi bilen “usta “eller yapıyor bu testi.

Bir zamanlar demokrasinin bir temeli vardı “kuvvetler ayrılığı” şimdi Kuvvetler Dengesi “ ne dönüşüyor...

İlk olarak; adalet sistemi test ediliyor. Nerede ne kadar gücümüz var. Mahkemeler, Üst Mahkemeler, Yargıtay ve diğer yargı organları.. (Kuvvetler Dengesi’nin bir bacağı - Yargı)

Aynı anda  yeni seçilen meclis bir denetlemeden geçiyor. Yeni seçilen milletvekilleri deneniyor neyi ne kadar sorgusuz sualsiz kabul ediyorlar. Muhakeme yapıyorlar mı, yoksa tam bir biat halindeler mi ( Kuvvetler dengesinin ikinci bacağı -Yasama Organı).

Testini üçüncü dönemdir başarı ile veren diğer ekip Bakanlar Kurulu ve Cumhurbaşkanlığı (Kuvvetler  Dengesinin çüncü bacağı - Yürütme Organı)

 

Bu sürecin çok uzun olacağını sanmıyorum. Çünki bu arada diğer partiler önlerine atılan bu seçilmiş ama meclise giremeyen milletvekilleri ile uğraşacak. Hele bir parti var ki o iki madde ile uğraşacak.

 

Gelelim son mermiye,

 

Dokunulmazlık kalkacak: Evet dokunulmazlık kalkacak. Buna hiç bir parti de itiraz edemeyecek. Çatır çatır dokunulmazlık kalkacak.

 

Şimdi içinizden “kalksın işte ne güzel” dediğinizi duyar gibiyim.

Ama madalyonun diğer yüzü hiç de öyle değil.

Bu ülkede, neden suçlandığını bilmeyip yıllarca içerde olan tutuklu var mı? Var. Hükümlü sayısının, tutuklu sayısından daha az olduğu en demokratik ülke neresi ? Türkiye

Dokunulmazlık kalkınca da yukarda bahsettiğim testi başarı ile geçmiş olan savcılar, istedikleri kişiler hakkında soruşturma açabilecekler mi ? evet, çünki “biat” eden tüm kesim açılacak soruşturmaya, ettiği “biat” kültürüm gereği izin verecek ya da vermeyecek. Tıpkı İmtahancı Ali gibi.

Sonra mı bir başka kamp kurulacak ya Ankara’da belki Mamak’ta belki Gölbaşı kıyılarında. Neden suçlandığını bilmeyen ve yıllarca tutuklu kalan, delilleri yok etme şüphesi kuvvetli, ve kaçma riski yüksek olan Milletvekilerri kampı.....

 

Sanmayın ki o zaman ara seçimlere gidilmesi gündeme gelecek, Meclisin veya Komisyonların çalışamaz hale gelmesi nedeni ile ortada kaos olacak. Çünki Karizmatik ve güçlü bir lider çıkacak ve o biat edenlerine neler yapmasını söyleyecek, Güçler dengesi ile olay ayarlanacak. Anayasa ve Yasalar gerektiği şekilde hazrılanacak yada zaten hazır olduğu için masaların üstüne çıkartılacak.

 

Yani ileri demokrasinin en önemli kuralı Hayaldi Gerçek oluyor...

 

“Sen kimi seçersen seç, ben Meclis’e istediğimi alırım”

 

Diğer  Kapak yazıları ve düşünen adam arşivi:

Telepati dergisi aylık yazılar arşivi:




0 Yorum - Yorum Yaz

 

Yaşamın Resmini Çizer misiniz?

 

Çok uzaklarda değil, hemen şuracıkta duruyor. Hani elimi uzatsam yakalayacağım dediğimiz mesafe varya işte o kadar uzak, hayır hayır uzak değil o kadar yakın. Hatta çok daha yakın, her gözümü kapayışımda karşımda duran tablo, çok net. Her bir karesi aynı o günün rengini muhafaza ediyor.

Pırıl pırıl 18 yaşındaki delikanlıyı görüyorum. Başarısız sonuçlanan üniversite sınavlarından sonra  Malatya’ya dönmüş, yeniden kendine bir program yaparak ders çalışmaya başlamış olan delikanlı. Dedik ya Malatya diye orada kurallar farklı. Anne, Babanın yanında sigara içilmiyor. Resimdeki delikanlı ise bir sigara tiryakisi. Sigara içmek delikanlılık belirtisi ne de olsa. Hemen her saat başı evden çıkıyor, tıpkı o günki gibi. Bir bahane ile bakkala gidiyor sigarasını yakıyor. Karşısında birden bir mahalle arkadaşı. Tesadüfen ordan geçiyor. Aslında o bir üniversite öğrencisi. O tarihlerde Malatya’da olması mümkün değil. Acil bir aile sorunu nedeni ile bir iki günlüğüne gelmiş  ta Trabzon’dan Malatya’ya. Selam ve kucaklaşma sonrası konu imtahan neticesine geliyor. Bizim delikanlı üzgün ve mahcup başarısızlığını bilmem kaçıncı defa, bilmem kaçıncı kişiye anlatıyor. Arkadaşının gözleri parlayınca, delikanlı için için sinirleniyor kendi başarısızlığına arkadaşının sevinmesine. Sözünü kesiyor arkadaşı ve “Puan kartını getir sen bizim Üniversite’ye, Fen Falkültelerine girebliyorsun bu puanla” diyor. Resimdeki delikanlı önce kısa bir şok geçiriyor . Şok etkisinden çabuk kurtulan delikanlı koşarak eve çıkıyor ve puan tablosunu getiriyor.  Yaklaşık on gün sonra resimdeki delikanlı bir üniversite öğrencisidir artık.

Sonra mı ? sonrasındaki resmin diğer karelerinde. Resimde çok fazla şey var ama karışık değil. Herşey net, herşey çok yakın birbirine. Uzansa tutacak kadar. Hiçbirşey ama hiçbirşey unutulmamış bu resimde. Yaşamın tüm kahramanları var.

Resmin hemen üst köşesinde bir önceki karesinde üniversiteye koşan genç, elinde son girdiği imtahandan aldığı nota bakarken artık bir Mühendis edasıyla PTT’ye gidiyor. Anne ve Babasına müjdeli haberi verecek. Tablo soldan sağa hareket ediyor . Delikanlı PTT den çıkarken artık askerliğini de bitirmiş ve iş hayatına atılmıştır. İlk işi ve ilk aşkını yaşıyor. Bir alt karede yaşadığı hüsran onu İngiltere’ye yocu ediyor. Artık lisan bilir bir Bilgisayar Programcısı olarak birçok ilke imza atıyor önündeki  bilgisayar ekranından bir sonraki karede. Bir düğün salonundan çıkarken göünüyor resmin orta yerinde. Yanındaki gelin hüsranla bittiğini düşündüğü aşkı ile kavuşmasıdır aslında. Bir kız bebek gülüyor kendilerine, gelinle damadın hemen tepesindeki bulutların arasından. Mutluluk ve bereket müjdesi verir gibi. Delikanlının eli kaleme gidiyor aklında bir şeyler var, yazacak. Ama resimlerde yazı olmaz demişler ona, çekiniyor ama sonra yazıyor.

 

Dedim :         Ağlayan kim ?

Dedi:           Parçandır.

 

Dedim:         Derdi nedir?

Dedi:           Yaşamdır.

 

Dedim:         Adı nedir?

Dedi:           Bahşende açandır.

 

Dedim:         Solarmı?

Dedi:           Sulamak gerek.

 

Dedim:         Su nedir ?

Dedi:           Sevgindir.

 

 

Ve resim dostlar ile süsleniyor. Kadıköy’de Bahariye’de.  Birlikte yaşanan herşey var o resimde. Sevinçler ve hüzünler.

Bir ay doğuyor sanki, kimbilir belki de güneş. Delikanlının artık mutlulutan gözleri seçemiyor. O buluların üstünden gülen kız bebek elinde üniversite diploması sallarken kapatıyor güneş mi, ay mı olduğunu anlayamadığımız ışık kaynağını.

 

İşte böyle dostlar 1972 – 2011 yıllarının resmidir bu. Delikanlının çizdiği yaşam resmidir bu ve dediği gibi çok yakındır o 1972 yılı  Ekim ayı. Dün gibidir elini uzatsa tutacak kadar ama bu gün bir Hukuçu babası olmanın gururu ile eli kaleme değil klavyeye gider. Yine bir ilk yaşamaktadır yaşamında.....

 

Diğer  Kapak yazıları ve düşünen adam arşivi:

Telepati dergisi aylık yazılar arşivi:



Özgürlük nedir ?

                   Desem anlatır mısın bana!! şair?

 Doya doya nefes almak mıdır?

                                          Mesela!

Yoksa vermek midir nefesi ?

 Bedeva yaşamak mıdır hayatı?

                                      Hani senin de dediğin gibi?

Hayal bedava, uyku bedava

 Uyanmak !!!!!!!

                   İşte orada dur be Şair.....

Belkide susmaktır özgürlük,

                                      Düşüncelerin hapsinde.

İstediğin yere gitmek midir ?

                                      Vicdanın seni mahkum etmişken..

Zincirleri kırıp haykırmak mıdır?

                   İsyan etmek midir haksızlığa ?

Sen söyle şair,

          Yoksa teslim olmak mıdır kadere

Özgürlük

NA

15-11-11




0 Yorum - Yorum Yaz

 XXXXXX

İşte keyifle okuyacağınız bir roman.Bu kitabı okurken sadece çalkantılarla dolu bir aşkı okumayacaksınız. Gençliğini gerilerde bırakmış eski bir devrimci olup daha sonra kapitalizmin çarkıları arasına sıkışarak bir aile kuran orta yaş üstü bir adamın, yeni nesil devrimcilerin arasında kendine yer bulmaya çalışması ve bunun getirdiği bir aşk fırtınası. Elinden geldiğince dürüstçe yaşamaya çalıştığı bu aşkın, kişiliği üzerindeki depremleri ve bu depremlerin sebep olduğu yıkımı, an be an içinizde yaşayacaksınız.

Sadece aşk mı? kesinlikle hayır. Bu kitap size 1960 öncesi ülkemizde yaşanan tüm siyasi olayları de bir bir anlatıyor. Öğrenci olayları ve bunlara karşı Devlet ve Asker'in davranışları en ince detayına kadar gözler önüne seriliyor. Siz siz olun bu gün ile karşılaştırmayın. Aradan geçen 50 yıla rağmen hala hiçbirşeyin değişmemiş olması sizi de yıkabilir.

İyi okumalar...



Sahip

Sonbahar da geldi, iyiki sahiplenmedik yazı

bak elimizden uçtu mesela

acaba!! sonbaharı mı sahiplensek?

biri alır diye elimizden

                             korkmadan,

yada tadına varsak baharın serinliğinin.

Islansak yağan yağmurunda doyarcasına.

Terimiz miş  gibi silsek yağmuru alnımızdan,

solusak yağmurlu toprak kokusunu en derinimize

zamanı gelip te kışı sahpilenene kadar

ya da ilkbaharı ve yazı

yani sahiplensek hayatı

bahanemiz !!!

mevsimler olsa.

 NA



 XX

Kitabı okurken  beni en çok düşündüren şey "Nasıl oluyorda bu tür kitaplar uluslararası ortamda yauın imkanı buluyor" oldu. Şunu çok iyi biliyorum ki ülkemizde yazdıklarını bastırmak için cebinden para harcayan onlarca yazan var. Malesef piyasası olmadığı için bu yazanların yazdıklarına kimse itibar etmiyor. Hani eğitim düzeyi düşük toplumlarda yabancı hayranlığını anlıyorum ama bu kitabı okuduktan sonra malesef bu hayranlığın okuyan ya da okuduğunu iddia eden kesimde de yayıldığını gördüm.

Yazık onlarcca başarıya az yerli yazar varken... Burda Medya'ya da seslenmek istiyorum. Yeni yerli yazarların size rakip olmasından mı korkuyorsunuz??? dönüp dönüp aynı yazarlar ile sohbet ediyorsunuz. Reyting korkunuz tavan yapıyor..

İki yıldız verdim o da tercüme edenin emeğine saygı olsun diye..



   XXXXXX

Bernard Cornwell,

İşsizlikten yazarlığa uzanan ilginç bir yaşam öyküsüne sahip olan yazar inanılmaz bir 14. yüzlıl tarihi bilgini. O dönemi sanırım ondan dahai iyi anlatabilecek bir yazar okumadım.Bu gün bizlere insanlık dersi veren, Demokrasi nutukları atan ve en önemlisi din ve devlet işlerinin ayrılması gerektiğini söylen modern Avrupa'nın 1300 lü yıllarda nasıl bir yaşama şahitlik ettiğinin önemli bir belgesi olmuş bu üç ciltlik çalışma.

Soylu olmanın bile din adamları karşısında ikinci planda olduğu, Kilisenin din kisvesi altında insanları nasıl sömürdüğü. Para ve itibar adına soyluların insanları nasıl bir et yığını gibi gördüğü bir dönemi gözler önüne seriyor. Seriyi okurken, kiliselerdeki işkencelerin nasıl içinizi acıttığına, Savaşlardaki acımasızlığın nasıl midenizi kastığına şahit olacaksınız.

Ve Rönesans'ın Bu günkü Avrupaya katkılarını bir kez daha farkedecek ve eminim Atatürk'ün bitirmeye ömrünün vefa etmediği ve bu gün tehlike çanlarının sesini kulaklarımızda hissettiğimiz mahalle baskılarına karşı geciken rönesans için çok ciddi adımlar atılmasının gereğini bir kez daha yaşayacaksınız



 XXXXXX

ZADIE SMİTH YAZMIŞ.

 Öyle bir roman düşünün ki daha 80 sayfalık ilk çalışması yayınevine ulaştığı zaman yazarına 250.000 pound avans verip kitabı desteklesin. Üstelik te adı sanı duyulmamış, henüz hiç bir kitabı yayınlanmamış biri. Yazar bile değil. Hani ülkemizde yeni yazarlara verilen desteği!!! düşündükçe insanın alkışlamaması mümkün değil.

"Din eğer toplumların uyuşturucusuysa, gelenek de kötülük saçan bir ağrı kesicidir, çünki ender olarak kötü görünür. Din eğer bir bantla sıkılan kolda atan bşr damar ve bir şırıngaysa, gelenek daha çok ev yapımında kullanılan bir karışımdır."

İskender, yazan Elif Şafak. ve bazı eleştirmenler Elif Şafak için bu kitabu örnek göstererek çalıntı demişler... Yuh ki hem de ne yuh...

Ya onlar okuduklarını anlamamışlar ya da ben...

Ancak her iki kitap için de şu ana fikri söylemek mümkün..

Dünyanın neresinde oolursan ol hangi ülkede eğitim görüsen gör

Gelenekler bir rozet gibi hep yakanda olacaktır....

 



Atatürk ve Avrupa Birliği

 

 

Atatürk, bir gece, Nuri Conker, Tavfik Rüştü Aras ve Asaf İlbay ile sofra sohbeti sırasında Avrupa ile ilgili görüşlerini dile getirdi:

-         Bir Balkan Birliği’ne lüzüm vardır. Beni bırakınız, partinin (CHP) lideri olarak Balkanlar’da bir geziye çıkayım. Balkan devlet adamları ile konuşayım ve efkar-ı umumiyeyi hazrlayayım. Bir Balkan Birliği kurmalıyız. Dünyanın ufuklarında kara bulutlar görüyorum. Balkan Birliği kurulabilirse, bir Avrupa Birliği’ne yol açılır. Batı devletlerinin de er geç birleşmesine zorunluluk doğar.

Dişişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras sordu:

-         Balkan Birliği esasları hakkında ne düşünüyorsunuz?

-         Ekonomik, kültürel, politik ve askeri birlik. Hudut olmayacaktır. Her millet, demokrasi esaslarına göre kendi milli varlığını muhafaza edecektir. Bir tek devlet, bir tek ordu. Her milletin mebuslarından kurulu bir Millet Meclisi. Sıra ile iki veya dört senede bir, bir milletten bir Cumhurbaşkanı seçilir.

 

Nuri Conker lafa karıştı:

-         Balkan Birliği kurulunca, tabi ilk Cumhurbaşkanı zatıaliniz olacak değil mi?

Atatürk cevap verdi:

-         Bunun üstünde durmuyorum. Ancak balkan Birliği Orduları’nın Başkomutanlığı’nı kimseye vermem.

 

 

 

Kaynak: Atatürk ve Canyoldaşı Nuri Conker –Yaşar Gürsoy  - sayfa  156

 




0 Yorum - Yorum Yaz

 XXXXXXX

Çankaya'nın Silahşörler, veya Mutad Zevat olarak anılan Nuri Conker. Atarürk'e kemal diye hitap eden tek dostu. Can arkadaşı.  Yaşar Gürsoy çok özel bir çalışma yapmış ve keyfle okuyacağınız ve zaman zaman ders alacağınız anektodları, anıları bir araya getirmiş.

Atatürk'ün Balkan Birliği ve Avrupa Birliği konusunu ne zaman gündeme getirdiği ve bu konularda ne düşündüğünü, Yugoslav Kralı ile ne konuştuğunu. İsmet İsmet İnönü ve Nuri Conker gibi dostları ile dahi konu memleket meselesi olunca dargın olmayı göze alabileceğini, Sığırtmaç Mustafa'yı ve öyküsünü bu ktapta bulabilirisniz..

Keyfli bir kaynakça olmuş

 



İzmir Suikastı ve Atatürk,

 

Mustafa Kemal’in İzmir’e yapacağı ziyareti öğrenen bir grup muhalif ona suikast yapmaya karar vermişlerdi. Aralarında Ziya Hurşit, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi vardı.  Ancak suikast Giritli Şevki Bey’in son anda pişmanlık duyarak vazgeçmesi ve olayı İzmir Valisi Kazım Dirik’e ihbar etmesi ile başlamadan bitmişti. Bu konunun detaylarına ulaşmak mümkün.

Gelin birde suikast girişimi sonrası Mustafa Kemal’in İzmir ziyaretindeki bir olaya bakalım.

 

Evet Atatürk 16 Haziran günü İzmir’e geldi. Suikast planının ortaya çıkarılması üzerine şöyle dedi:

Alçak girişimin benim kişiliğimden çok, kutsal Cumhuriyet’imize ve onun dayandığı yüksek ilkelerimize yönelik bulunduğuna şüphe yoktur. Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyyen payidar kalacaktır”

 

Atatürk, ileriki bir gün olayı şöyle anlatacaktı:

-Ziya Hurşit’in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:

“Sen  Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?”

“Evet” , dedi. Ben de sordum:

“Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?”

“Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalıklar yapmış. Sonra bize onu öldürmek için para vereceklerdi.”

“Sen Mustafa Kemal’i tanıyormusun?”

“Hayır.”

“O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?”

“Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.”

O zaman  cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:

“Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür,” dedim.

Benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra dizüstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.

 

Kaynak: Atatürk ve can yoldaşı Nuri Conker – Yaşar Gürsoy- Sayfa 134



 

 

Genelgeyle devrim olmaz,

 

 

Erzurum ve civarında 1924 yılının Mayıs’ında şiddetli bir deprem meydana geldi. Ardından; 6 Eylül’de de ikinci felaket. 214 kişi yaşamını yitirdi, binlerce hayvan telef oldu, 2 bin 514 hane ise hasar gördü.

Atatürk ilk deprem haberini yurt gezisisini yaptığı Trabzon’da öğrendi. Felaket bölgesine gitti, incelemelerde bulundu. Vatandaşa moral vermek için birçok yer, çatlak olan Hükümet Konağı’nda yattı. Savaş yıllarından yeni çıkan Erzurum sefalet içindeydi.

Cumhurbaşkanı üzügündü. Bölgede tespit ettiği en önemli yokluk  doktor eksiğiydi. Hemen İsmet Paşa’ya bir telgraf çekerek talimat verdi. “Buralara acilen doktor ataması yapın”.

İstanbul’da görevli doktorların bir çoğu bölgeye gitme taraftarı değildi. Cumhurbaşkanı bunu öğrenince küplere bindi. Hükümete adeta kesin uyarı verircesine bir telgraf daha çekti. “Tayin emtine uymayanlar için de  gerekli muameleyi yapın! En hafif işlemin vatan hizmetinden kaçtıkları için memuriyet ve mesleklerinden ilişkilerinin kesilmesi olacağını bilsinler”.

Hükümet bölgeye hemen çok sayıda doktor sevk etti. Doktor yüzü görmemiş binlerce köylü beyaz üniformalı insanları karşısında görüp sevindi, teselli buldu.

Yıkılan konutlarla ilgili sorun, yine Gazi Paşa’nın emri ile 37 günde çözüme ulaştı. Konutların yapımı için askerler de görevlendirildi.

Gazi zaarar gören halkla görüşmek için incelemeler yaptı. Bir ara yanına bir köylüyü çağırdı:

 

-         Deperemnden çok zarar gördün mü, baba ? diye sordu.

-         ?...

Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce tekrar sordu:

-         Hükümet sana kaç lira verirse, zararını karşılayabilirsin?

İhtiyar, Kürt şivesiyle;

- Valla Padişah bilir! dedi.

          Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle:

            -Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakalım zararın ne?

            İhtiyar tekrar etti:

-         Padişah bilir.

Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kamakam’a döndü:

-         Siz daha devrimi yaymamışsınız ! dedi.

Bu sırada görevini başarmış insanalara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi:

-         Köylere genelge yolladık Paşam, dedi

Atatürk’ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı:

- Oğlum, dedi  Genelgeyle devrim olmaz!...

 

Kaynak:  ATATÜRK ve CANYOLDAŞI - NURİ CONKER..-Yaşar Gürsoy




0 Yorum - Yorum Yaz

 XXXXXXX

Bir yazarın ne kadar yaratıcı ne kadar geniş bir hayal gücü olduğunun en önemli örneği bu kitap. XVIII ci yüzyıl Fransa'sı ve dünyaya gelişinde koku almanın ötesinde hiç bir insani duygu taşımayan bir adam. Muhteşem bir yazı tekniği ve sürükleyicilik.

Bir klasik hem okunması hem de kütüphane de olması gereken bir eser...



Yasaklasak da mı saklasak, Yasaklamasak da mı saklasak...

 

 

Saklancak şeyin ne olduğu konusunda şimdilerde ciddi bir konu tartışılıyor. 

Bana ait olan bir şeyden bahsediyoruz. Sana ait olan bir şeyden bahsediyoruz, yani tamamen bireysel olan bir şeyden. Neyi ne kadar yapmak istediğimiz konusunda bireysel karar verme ve bu kararı uygulama hakkından bahsediyoruz.

Yani Internet denilen dünayaya açık digital bir Ansiklopedi’den, limitsiz bir bilgi kaynağından bahsediyorum.

TİB adı altında bir kurum var. Bu kurum benim hakkımda hangi web sitelerine gireceğime karar veriyor ve önüme sadece dört adet seçenek koyuyor.

Ben soruorum.

SANANE!!. SEN KİMSİN DE BENİM HANGİ SİTEYE GİRECEĞİME KARAR VERİYORSUN ?             ya da çocuğum veya ailem ile ilgili kısıtlamalı programlar önüme koyuyorsun. Ayrıca benim hangi sitelere girdiğimi, neleri okuduğum,i araştırdığımı kayıt altına alıyorsun. Tekrar söylüyorum SANANE!!!. Ben böyle bir kontrol istersem onlarca, hatta yüzlerce program var alır birini yüklerim. Ve kendi yasaklarımı kendim koyarım.

 

Ben her beş yılda bir beni kimin yöneteceği konusunda karar verebilme olgunluğuna erişebilmişsem ve sen benim verdiğim karar ile halkın karşısına çıkıp kasım kasım kasılıyorsan  o zaman bana da güvenmen lazım. Ben oy verirken güveniyorsun, O zaman ahlaktı ve dürüst olduğumu düşünüyorsun da, Internet’e girerken mi güvenmiyorsun. İnternet’e girerken mi ahlaksız oluyorum?.  SANANE benim ahlakımdan. Sen işini yap ve sorunsuz bir INTERNET kullanım ortamı olması konusunda hukuki ve teknik  altyapı için çalış. INTERNET suçları konusunda teknik ve hukuki veriler hazırla. INTERNET ile yapılan ticaretleri nasıl bir düzen içerisinde yapılabilmesi gerektiğini değerlendir ve hükümete danışmanlık yap. Sen kendi ahlakından sorumlusun onu kontrol et yeter. Bulunduğun görev bu açıdan çok önemli çünki.

Okullarda bu konular ile ilgili eğitimler verilmesi konusunda, Milli Eğitim Bakanlığı ile ekip oluştur ve çalışmaları koordine et.

Ben eğer birilerine oy veriyorsam beni kontrol etmesi için değil, hizmet etmesi için seçiyorum. Kendi beceriksizliğini önüme çıkartacağı yasaklar ile kapatmasını kabul edemem.

Yasaklar aslında bir beceriksizlik itirafıdır. Ortada bir sorun var ise bunu çözmek o görevi üstlenelerin işidir. Yasaklar koyarak problemi çöüzmsüz hali ile muhafaza edip ötelemek, kimsenin hakkı ve yetkisi olamaz.  Bu düpedüz yetkileri kötüye kullanmaktır. Bir başka deyişle gücü arkana alıp otorite kurmaktır.

İlla ahlaklı bir toplum mu istiyorsun, o zaman eğitim için çalış. Gücünü ve paranı eğitime harca. Önce ortalıktaki eğitimsiz eğiticileri eğit  ki onların eğittiği insalar da eğitimli olsun. Eğitimciyi siyasetten bağımsız kıl. Onlara ne eğitimi vereceğini sen söyleme. Eiğt insanlar ahlaklı olsun o kendi oto kontrol yapar zaten. Senin de yasağına ihyiacı olmaz.

OSYM'yi yüzüne gözüne bulaştırdın. Internetimden çek elini.

“Kişiyi nasıl bilirsin kendim gibi”

Demiş düşünürlerimizden biri. Bu mesajım sana yasakçı....



 XXXXXXXX

YİNE BİR DÖNEM VE YİNE BİR TANIK, Hatice Sultan Osmanlının değişim sancılarını Hatice Sultan'ın tanıklığında anlatıyor. III. Selim'den Kabakçı Mustafa isyanına, Alemdar paşa'dan II. Mahmuta'a uzanan serüvenler dizisi. Nefes kesen bir anlatımla yazılmış



 XXXXXXXX

Yazdığı her romana o dönemi yaşayan tanıklar ve onların yaşamlarını konu ederek dönemin bilinmeyenlerini bizlere ulaştıran yazar bu defa da 1940 lı yıllara ışık tutuyor. O dönemin tanıklarından Semiha TAVCAn ve Sadi Gökdeniz. Aralarında içten bir aşk vardır ama bu aşkları onların aydınlanma savaşına katılmalarını engellemez. Köy enstitüleri ile başlatılan aydınlanma mücadelesinin içinde bulurlar kendileirini. Mutlaka okuyun

 



 XXXXXXXX

"Biz Çamlıca'nın üç gülüyüz,

Aşk Bahçesinin Bülbülüyüz,

Dillerde Gezer söyleniriz,

Gamsız Yaşarız Eğleniriz.."

Yesari Asım Arsoy'un bu ünlü şarkısına konu olan  Çamlıcalı üç kızkardeş, Milli Mücadele yıllarında İstanbul'daki gizli direniş örgütleri ile işbirliği yapmışlardır. İngiliz ve Fransızlardan önemli bilgiler toplamışlardır. Yşadıkları o heyecanlı ve anlamlı maceraları okurken en az onlar kadar heyecan, hüzün ve macera yaşayacaksınız...



 XXXXXXXX

"Beni iki kadın çok sevdi, Biri yalnız ben olduğum için, öteki mevkim için."  MUSTAFA KEMAL

Böyle diyordu Mustafa Kemal, Bu iki kadından biri olan Fikriye ile Atatürkün ilişkileri, yakınlıkları, en gizli kalmışlıkları ve en duygusallıkları ile bu kitapta. bir araya gelmiş. Hem bir dönemin tarihsel gerçeklerine ışık tutuyor hem de bir büyük adamın bir önderin duyguları altında (ülke sevdası ya da sevgili sevdası) çaresizliğini görebiliyorsunuz.. 



 XXXXXXXX

Bir komplo teorsi kavramı var bir çok  medya organında. insanları bu tür komplo teorilerine inanmakla suçlayan  ve hatta "ya!! Amerika'nın İngiltere'nin işi gücü yok da bilmem kaç yıl sonra bizi nasıl ele geçireceğini mi hesaplıyacak" gibi ülkelerin uzun vadeli planları olabileceği düşüncesini aşağılayıcı yazılar okuyoruz. Çünki bizrlar boyu sadece bir saki namaz vaktini düşünerek yaşamışız. İleriye baktığımızda planlamaa değer bulduğumuz iki gelecek var. Biri Bir sonraki namaz vakti, diğeri ise ahirete hazırlanmak. Bu yazılara aslında yazar araştırmacı Cengiz ÖZAKINCI çok derin bir araştırma kitabı ile cevap vermişti. İŞte bir örenğini de Hıfzı Topuz veriyor. Cengiz Özakıncı'nın kitabı uzun ve ağır geliyor ise ve 16 Yaşında padişah olmuş birçocuğun bu entrikalar içindeki hazin durumunu daha iyi anlamak için bu kitabı okuyunuz.



 XXXXXXXXX

Devlet Derin, devletin namlusu gizli, devletin kolu uzun, devletin silahında susturucu var. Öyle bir susturucu ki bu; ne silah ses çıkarıyor, ne silahtan çıkan mermi, ne de o sırada orada olanlar. Dünya bir anda sonsuza dek susuyor bu susturucu sayesinde. Susmayan bir tek şey kalıyor geriye:

KALEMLER; ONA NE PARA İŞLİYOR NE KURŞUN. BİRİ DÜŞÜYOR İKİSİ KALKIYOR. AMA O SİLAH, İŞTE BU ÖZGÜRLÜĞE KURŞUN SIKIYOR. KURŞUNLA KALEM SAVAŞI.

Öldürülen gazetecilerin öyküsü. Mutlaka okunması gerekn bir kitap



 xxxxxxxxxx

İşte tam bir baş yapıt bana göre. Mutlaka ama mutaka okunması gereken bir Kitap, Bir Roman ve Bir Belgesel. Bu bir Sabahattin Ali öyküsü, Kitabı okurken, Gerek Sabahattin Ali'nin gerek se Hıfzı Topuz'un yazdıklarının bu güne ne kadar ışık tuttuğunu görecek ve bir insanın inancı ve ideali için ne savaşar verdğini göreceksiniz. Sabahattin Al'ye ait ölümü hariç tüm gizli kalmışlıkların açığa çıktığı bir roman. Sonuç Devlet her dönemde derin....

Ya Devlet olmayacak ya da olunca derinliğini sineye çekeceksin..



 xxxxxxxx

İsmet İnönü,Falih Rıfkı Atay, Cafer Tayyar ğilmez, Sabiha Gökçen, Mim Kemal Öke gibi Kurtuluş savaşı sırasında ve sonrasında adları çok duyulan kişilerin anlattıklarının bir derlemesi anca bu kütabı özel kılan bu güne kadar isimleri pek az duyulan ya da duyulmayan ama o dönemi Atatürk'ün en yakınlarında geçirerek yaşan kişilerin Atatrk'ü anlatışlarına da yer vermesi olmuş. Çok özel ve çok değerli bir belge.

Zafer Bey; Mustafa kemal'in şifreli telgraflarını ilgili yerlere ulaştıran kişiydi. İstanbul'daki bu gönüllü milli mücadelecinin kim olduğu ilk kez açıklanıyor



MEYYALE,

 XXXXXXXX

Romanda, Ruslar'ın Kafkasya'ya saldırıları sırasında, 40 günlük bebek iken annesi ile birlikte İstanbul'a getirilen ve Saray'da Pertevniyal Valide Sultan'ın yanında büyüyen  Ubih kökenli Meyyale'nin, önce besteci Nevrea, Sonra da Vezir Hilmi Başa ile evlilikleri, Saray'da yaşanan gizli bir aşk serüveni, cariyeler ve haremağalarının çileleri sergileniyor.

Pertevniyal Valide Sultan'ın 117 yıl boyunca gizli galmış ve Hıfzı Topuyz tarafından ortaya çıkarılan anılar ve o dönemin intrikalarını, Abdulaziz'in devrilmesini ve intiharını, Abdulhamit dönemindeki yolsuzlukları, Baskı ve işkenceleri.....

Mutlaka okuyun

 

TAİF'TE ÖLÜM,

 XXXXXXXX

Bu Kitap, Osmanlı İmparatorluğu'nunun çöküş arefesinde yaşananları, Bir tarafta Mithat Paşa ve Batı'daki aydınlanma düşüncesi, diğer tarafta bu amaçla Meşrutiyet'i ilan etmek için tahta geçmiş ancak kurduğu baskıcı rejim ile ipleri eline almaya çalışan Sultan Abdulhamit. Tüm yaşananları sonderece akıcı bir dille anlatan yazar o döneme ait çok özel bilgiler veriyor. Tüm Tarih meraklıları mutlaka okumalı.

 

Paris'te Son Osmanlılar- Mediha Sultan ve Damat Ferit

 

 

 

XXXXXXXX

 

Meyyale, Taif'te Ölüm yakın türk tarihine ışık tutan bir başka yapıt. Üç ayrı roman ile benzer döemleri anlatanyazar sanki bu kitapları ile o dönemde yaşananları onaylatırgibi.

Üçü de çok akıcı üçü de mutlak okunmali



 XXXXXXX

feodal yapının insanlarüzerindeki etkisinin dünyanın nersine giderseniz gidin ve hatta en moden eğitimler ile çoıcuk çağında bir eğitime başlayın yine de etkisinden kurtulamıyacağınızın en güzel örneği olmuş bir kitap. Anadolu'dan Londra'ya uzanan  töre kuralları. Darmadağın olan yıkılan bir aile, ziyan olan bir delikanlı. Zevkle okuyacağınız bir kitap demeyi çook isterdim ama yaşananları okudukça bek zevkli gelmeyecek öyküler ve olaylar ile karşılaşıyorsunuz. Ancak yazarın kalem ustalığı sizi okurken olayların içine çekiyor. Sanki olaylar gözünüzün önünde oluyor gibi geliyor.

Kitap  çok mu güzel? derseniz cevabımın EVET olması biraz zor. Ama okumaya değer bir kitap mı ? derseniz Töre kavramının nelere mal olduğunu bir kez daha gözler önüne serdiği için EVET derim.

Numan

 



 xxxx

Nazım Hikmetin bilinmeyen yönlerimi, yazarın geçmişte yaşadığı tutkulu aşkımı yoksa kominizmin bilinmeyen yönlerimi tüm bunlarınkarşılaştırmasının iç içe geçtiği bir roman. Birlmediğiniz bir çok konuya ışık tutuyor. Boş vaktiniz var ise okuyabileceğiniz bir kitap.



 XXXXXX

944 SAYFA. 1580 lerden 1610 yılı başlarına kadar İspanya'da neler yaşndı merak ediyorsanız mutlaka okuyun. İspanya'nın İslamiyetten Hristiyanlığa geçişinin kanlı öyküsü. Kiliselerin işkence gücü. Barbarlığın sınır tanımazlığı. Tüm bunlar çok güzel bir kurgu ile anlatılmış. Bu günün demokrat Avrupa'sının geçmişinin önemli ir tablosu. Kitabı okurken o dönemlerde  İslamiyetin ne kadar modern  Hristiyanlığın ne kadar gerici , Müslümanların ne kadar çalışkan Hristiyanların ne kadar tembel olduğunu anlatan kitap insanın aklına; madalyon bu gün nasıl tersine döndü? sorusunu ketiriyor.    Geldikleri noktayı, geçmişleri ile karşılaştırınce insan saygı duyuyor gerçekten. Kitabın tek dezavantajı çok kalın olması ve kolay taşınamaması.

O dönemleri merak edenlere şiddetle tavsiye edilir.



 XXXX

Dönüşüm Bir romandan çok bir anlatı olarak değerlendirilmeli, Kafka'nın anlatım sanatının gerçek anlamda doruklarına ulaştığı bir yapıt. Küçük burjuva çevrelerindeki tiksindirici aile ilşkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen anlatı, aynı zamanda genelde toplumun kalıplaşmış, işlevini çoktan yitirmiş olan akışına bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı biçimde dile getirir. Gregor Samsa’nın başkalaşması, bir böceğe dönüşmesi, salt bir çarkın kaskatı dişlisi, eleştirmeyen, ama yalnızca boyun eğen bir toplum teki olmaktan çıkma anlamı taşır; böylece böcekleşen’in yazgısı, elbet toplumca dışlanmaktır.



 XXXXX

Dersim'de yaşananları hiç bir siyasi görüş etkisi altında kalmadan, herhangi bir sebep sonunç ilişkisi yaratmadan sade bir dille o günlerde yaşananları yaşayanların ağzından birebir anlatmış. Çekilen çileler, açlık yokluk ve ölümleri canlı şahitleri anlatmış. Dediğimiz gibi Yaşananlar bir siyasi sonuçtur. Kitabı okurken sadece yaşananlara odaklanınca içinizi kin ve nefret duygusu kaplayabilir ancak bu kitabı okuyup belirli kararlar vermeden önce tarihi bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirmek gerekliliğini unutmamak lazım. Yaşayanların neden bu olayları yaşadıkları konusnda hiç bir yorum yapma becerisi ve yetisi içinde olmadıkları gerçeği önemli.



 XXXXXXXX

Yine HIFZI TOPUZ. Yine çok özel ve çok güzel bir çalışma, Cumhuriyet sonrası yapılan ve adına Cumhuriyet devrimleri dediğimiz, Şapka Devrimi'nden, Kıyafet'e, oradan Harf Devrimi'ne, Kadınların seçme ve seçilme haklarının verilmesine kadar tüm devrimler çok özel bir yaklaşım ile anlatılıyor. Halkın Sözü gazetesi sahibi Samim Rıza ve Fransız gazeteci Colliette Cardier arasındaki büyük aşk ve bu iki aşığın devrimlere olan inancı ve algılamalarını onların ağzından dinliyor ve öğreniyoruz. Kitaba Roman mı desem, tarihi belgelerin anlatımı mı desem bilemedim. O yılları merak edenler için önemli bir çalışma.




0 Yorum - Yorum Yaz

 XXXXXXXXX

Nazım Hikmet'in yaşamını, çilelerini, sevdalarını ve ilham kaynaklarını böylesine güzel bir kronolji ve dil kullanarak bize aktradığı için Hıfzı Topuz'a binlerce teşekkür. Böylesine zengin ve üretken bir yaşam bu kadar mı güzel anlatılır. Tam biz ansiklopedik özet.

Kalemine ve yüreğine sağlık. Tüm Nazım hayranlarının kitaplığında bulunması gerekli bir kitap.



Atatürk’ün Kurtdereli Mehmet Pehlivan’a Mektubu

 

Kurtdereli Mehmet Pehlivan,

Seni, cihanda büyük ün almış bir Türk pehlivanı tanıdım. Parlak muvaffakiyelerinin sırrını şu sözlerle izah ettiğini de öğrendim:

 

Ben her güreşte arkamada Türk Milletinin bulunduğunu ve millet şerefini düşünürüm.”

 

Ben, dediğini en az yaptıkların kadar beğendim. Onun için senin bu değerli sözünü, Türk sporcularına bir meslek düsturu olarak kaydediyorum. Bununla, senden ve sözlerinden ne kadar çok memnun olduğumu anlarsın.

 

Gazi M. Kemal / 12 Kasım 1931 Salı

 

 

Büyük Ataürk daha sonra mektubuna bir armağan ekliyordu. Armağan İş Bankasın’a  yazılmış bir mektuıbu ve içinde şunlar yazılıydı;

Kurtdereli Mehmet Pehlivan’a 1000 Lira veriniz. Bu para, Birinci Kanun aylığımdan faiziyle kesilecektir efendim.

Gazi Mustafa Kemal”

 Kaynak: Tarihi Değiştiren Mektuplar /Hakan Boz-S-185

Daha sonra ne mi oldu? İşte öyküünün devamı

 

1000 Liralık Çek ve Kurtdereli

 

Pehlivan bu yazıyla birlikte İş Bankası’na gidiyor;

Kendisine 1000
lirayi ödüyorlar. Muazzam bir para.

Ama Kurtdereli hala bekliyor. "Ne bekliyorsun pehlivan?"
diye sorduklarinda ceki bekledigini söylüyor.
"Parayi aldin, cek bizde kalacak" diyorlar.
"O zaman alin 1000 liranizi, verin cekimi" diyor. "Onda Atatürk'ümün imzasi var."
Ve parayi iade edip Atatürk imzali ceki sevgiyle cebine
yerlestirerek gidiyor.

 



 XXXXXXXX

J.M:COETZEE   'nin 1999 BOOKER ROMAN ödülü alan kitabı, Bir kız öğrencisi ile ilişkiye giren ve bu hatasının biranca dönüşmesi ile dişbe vuran bir üniversite öğrencisinin yaşadığı ikircikler ve bunlara mücadelsini kızınn yaşamına girerek, onun çiftliğine sığınarak vermeye çalışmasını anlatan bir roman...

Okunulacak ve tavsiye edilecek bir kitap



Bu gün yani 2 Mayıs 2011 tarihinde yeni bir haber yayıldı medyada.

 İzmir Belediyesi'ne Kuşadası Belediyesi'ne polis ihaleye fesat karıştırmak suçlaması ile baskın yaptı.

Ne güzel değil mi, hala birileri bizim vergilerimizi koruyor ve vergilerimizle toplanan paraların cebe indirilmesine engel oluyor. Hakkımızı koruyor.

Peki bu Başkanları hangi partiden ? CHP. Yani muhalefet

Benzeri bir örneği de Sarıyer Belediyesi'nde de yaşadık. Sonunç ne oldu? kocaman bir hiç. En azından gazetelere düşen bir haber olmadı.

Peki Sarıyer Belediye Başkanı hangi Partiden ? CHP. Yani Muhalefet

Sonuçta ortada gerçek anlamda bir suç var ise bu işi takip edenlere hele olsun diyeceğim ama aklıma başka sorular geliyor.

Mesela Kayseri Belediyesi.

Ortada o kadar belge varken, o kdar şahit varken neden soruşturma açılmıyor? ya da Sağlık Bakanı hangi güçle ve yetki ile savcıya yazı yazıp soruşturmayı durdurmasını söyleyebiliyor.

Deniz Feneri öyküsünü hepimiz biliyoruz ama bu öykünün neden ele alınmadığını sadece tahmin ediyoruz.

Yandaş yaparsa sorun yok diyor görmezden geliyoruz ama diğerleri yaparsa ki yaptıkları hakkında hiç bir delil yok. Sadece yapmışlar mı acabasorusu var ?ya da aynı  Ergenekon'da olduğu gibi bir ihbar var ve üzerine gidilyor.

Bu ülkede ihbarının muteber kabul edilmesi için ne olmak gerektiğini anlamak pek de zor değil galiba.

Bakalım seçim arifesinde daha neler göreceğiz.

 




0 Yorum - Yorum Yaz

12 Haziran 2011,

Ülkemiz geleceği adına önemli bir tarih. Yeni hükümeti kimin kimlerle kuracağına karar vereceğiz.

Bu defa geçmiş seçimlerden farklı mı olacak acaba ?

 

Bu sorunun cevabı ülke gerçeklerinde gizli.

Ülkemizin gerçeği nedir peki ?

Bu soruya cevap vermeden önce kısa bir analiz yapalım.

 

a-) Seçimde oy vermeyi düşündüğü partinin tüzüğünü okuyan ve nasıl bir siyasi yön seçtiğini söyleyebilecek seçmen oranı nedir?

b-) Geçtiğimiz seçimlerde oy verdiği partinin icraatları ile seçim meydanlarındaki konuşmalarını karşılaştırarak değerliendirme yapma oranı nedir?

c-) Bu seçim konuşmalarını dinlerken kriter koyarak beklentilerini dile geitrme oranı nedir?

 

Listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz ama sonuçta tüm listeyi tek bir cümle ile özetlemek mümkün. “Takım tutar gibi parti destekleyen bir millet olduğumuz gerçeği kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor”. Tuttuğumuz ya da desteklediğimiz parti, Dikkat ederseniz oy verdiğimiz demiyorum, onun yerine sanki Galatasaray,  Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor... dan bahsediyormuşum gibi cümleye başladım. Evet desteklediğimiz parti  konusunda tam bir “at gözlüğü” içinden bakıyoruz olaya. Yanlış da yapsa, Hortumlasa da bizim partimizdir helal olsun noktasındayız. Öylesine tutkuluyuz ki  partimizin yönetici kadrolarına, değişmez kabul ederiz. Ağızlarından çıkan her cümleyi sanki ayet kabul ederiz. Arada birisi farklı bir şey söylese ya adını anarşiste çıkartırız ya da tasfiyeciye.

 

Gelelim konunun özüne;

OSYM, diye bir kurum var. Gençlerimizin geleceğini tayin etmek adına ortaya attığımız bir sınav merkezi. Böyle bir merkezimizin olması dahi gelmiş geçmiş iktidarların ne kadar başarısız olduğunu göstermektedir. Neden mi?

  1. Nufüs artışı ile okul, üniversite açılışını dengeli tutamadıklarından
  2. Nüfus artışı ile ekonomik büyümeyi dengeleyemediklerinden
  3. Nüfus artışına orantılı olarak istihtam yaratma becerisini sağlayamadıklarından.

 

Sonra kendi beceriksiliklerini örtmek için “al sana sınav....”

 

Bir kaç ay önce bu kurumun başındaki olan Sayın Ünal Yarımağan, ortaya atılan bir söylem nedeni ile hemen istifa etti. Tüm ekibi göz yaşları ile uğurladı...

Sonra yerine yeni biri atandı. Prof Dr. Ali Demir. Hakkında İntihal söylentileri olan biri.TV lerdeki konuşmalaradan öğreniyoruz ki geçmiş kadrodaki tüm yetkili kişiler de değişmiş. BU bey kendi kadrosunu kurmuş E hakkıdır kimle çalışacağına kendi karar versin dedik. Dedik ama!! İş öyle olmadı...

Sonra mı?

Peşpeşe gelen skandal denecek kadar çarpıcı olaylar...

Yine TV lere ucuz program için hazır konu çıktı.

Tartışamalar başladı....

 

Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı birlikte bir program hazırladılar ve konuda uzman olanlar ve uzmanları bir araya getirerek değerlendirme yaptılar. Birşeyler öğrenmeye çalıştık dinlerken.

Birden bir seyirci mesajı geldi. Tüm şimşekleri çaktırdı. İşte bu yazıya da sebep olan mesaj. Mealen şöyle diyordu...

“Fatih bey siz tarafsız bir yayıncı olduğunuzu söylüyorsunuz ama, konuklarınızın hepsi muhalif gruptan. Bu nasıl tarafsızlık”

Böyle bir olayda dahi taraf olmak ya da olmamak  noktasındayız. Yaşamı etkilenen 1.700.000 genç ya da 6.000.000 kişi ne olmuş, kimin umurunda!. Hatayı da kamufle edecek ya da haklı gösterecek bir taraf olması gerek. O Kurum ve  Kurum içindeki kadrolaşmayı savunmak gerekecek. Çünki onlar o mesajı yazan kişi tarafından ne de olsa..

Sonucu ve suçu  matbaya bağlayacak ve işi kurtataracak..

Sonra da hadi Oylar Fenerbahçe’ye, Galatasaray’a, Beşiktaş’a, Trabzonspor’a..

Geleceğiniz kutlu olsun




0 Yorum - Yorum Yaz

  XXXXX

68 olaylarının canlı şahidi iki kadın aralarında sohbet ederek size o dönemde yaşayanları anlatıyorlar. O dönemi yaşaynlar için bir anı tazelemesi, yaşamaynlar için ise canlı tanıkların dilinden olaylar. Meraklısına okuması önerilir. Hatırlamak istmeyeceğiniz şeyler ise sizi üzebilir.



  XXX

Öldükten sonra yeniden yaşama gelince ne yapardının ? Yazar iki kahramanına bu şansı veriyor. Derin bir aşk var işin içinde ancak okuyucu zaman zaman detaylarda kayboluyor. Okuyucuyu sürüklemeyen, Kurguya pek ihityacı olmayan bir roman. bence üç yıldızlık.



  XXXX

Dört yıldızlık bir kitap. Yapılacak daha değerli bir işiniz yok ise okuyabilirsiniz. Kurgu be bağlantılar son derece basit kurgulanmış. Reklamı iyi yapılmış bir kitap. Ben aradığımı bulamadım.  Özünde mal gibi satılan bir kız çocuüu on bir yaşında mal gibi satılır.  Kızlar o yaşta mal gibi satılırken aynı yaştaki sahipsiz bir çocuğun ise nasıl bir cinayet makinasına dönüştüğünü anlatmaya çalışmış...

 



 

Varlığına sığındığım,

Yokluğuna yerindiğim

                        Dostlar Merhaba!!

 

Yandığımda soğuduğum,

Donduğumda ısındığım,

Omuzunda güç bulduğum

Yorgun varıp dinç kalktığım

                        Dostlar Merhaba!!

 

Yalnız iken çok olduğum,

Güvendiğim, dayandığım

Boş kalbimi doldurduğum

Gönül gözüm doyurduğum

                        Dostlar Merhaba!!

Bir iken bin bulduğum,

Karşılıksız sevildiğim,

Döşüm, bağrım beslediğim,

Ölüp, ölüp dirildiğim,

                        Dostlar Merhaba!!

,

NA

06/2011




0 Yorum - Yorum Yaz

  Kaybolan Sembol  (Dan Brown) tarzında Masonik terimler ve kavramlarla süslenmiş bir polisiye macera romanı. Kolay okunabilecek bir yazım tarzı kullanılmış. Bu tür romanları seveler için önerilebilir.

Yazar: Ceyhan Altınyeleklioğlu



   xxxxxxx

Ne yazıkki yazarı bu başarıyı göremedi, Muhteşem bir kurgu, olaylar birinci kitabın hemen başında başlıyor ta üçüncü kitabın sonuna kadar soluksuz devam ediyor. Her ne kadar biribirinden bağımsız gibi görünse de çok ustaca ilişkilendirilmiş bir seri. Hayatımda hiç bu kadar hızlı okumamıştım.  Tüm macera ve polisiye severlere şiddetle önerilir.

 



Masal anlatma bana,

 Hani samanlık seyran olurdu

 İki gönül bir olunca!!!!!

 Hani!,

 Öpünce zehirlenen Pamuk Prenses'i

 Beyaz Atlı Prens,

 Hayata dönerdi, Sevinirdi cüceler!!!

 Hani!,

 öpünce Sırma Saçlı Prenses 

 İnsana dönerdi Kurbağa Prens ,,,,,

 mutlu bir aşk başlardı....

 Hani hep mutlu biterdi öyküler

 Masallarda!!!!!!

 Ne sen bana gelebildin,

 Ne ben terk i diyar edebildim.

 Ne ben prens olup öpebildim seni,

 Ne sen Pamuk Prenses olup hayata dönebildin.

 Ne sen ırmağa gelip öpebildin

 Ben kurbağa sevgilini,

 Ne ben insana döndüm.....

 

 

NA

30-01-06



Fransa"da çok meşhur bir sözlük vardır; Larousse

Bu sözlükte bir kelime var; ""décapiter""...

Bu kelime, 1931 yılındaki sözlükte; ""boynunu vurmak"" diye ifade ediliyor. Kelimenin bir başka anlamı daha var; ""Kazığa oturtmak"", yani sivri bir kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak. Vahşi bir uygulama. Burada, kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:

 ""Türkler, bugün bile esirlerini kazığa oturturlar.""

 Atatürk bunu öğrenince, Fransız Büyükelçisi"ni yemeğe davet ediyor. Elçi, diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor; Atatürk tarafından davet edildiği için. Köşke geliyor, yemekler yeniyor. Atatürk tabii bir şekilde, Elçiye bu kelimenin anlamını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor.

Atatürk; ""Kelimenin başka bir anlamı var mı?"" diye sorunca, Büyükelçi; ""Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir"" diyor.

Atatürk; daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larouse"u getirtip, Büyükelçinin önüne koyduruyor. Elçi, daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor. Ancak kelimenin karşısında ""kazığa oturtmak"" konusunda verilen örnek cümleye gelince, ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk"ün yüzüne bakıyor.

 Atatürk diyor ki: ""Demek ki biz Türkler; bugün de esirlerlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi, öyle mi sayın Sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?""

Sefir, hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki; ""Efendim bu sözlük; Katolik Kilisesi"nin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız.""

Atatürk: ""Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul"daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum"" diyor.

Bunu duyan Sefir, birden ayağa kalkıyor ve; ""Ekselans, protesto ederiz"" diyor. Bunun üzerine Atatürk; ""Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?"" diyor ve ilgililere dönerek;

""Sefire yolu gösterin""

 diyerek, bir anlamda onu kovuyor.

 Sonra ne mi oluyor?

 Tabii Fransız hükümeti; laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor.




0 Yorum - Yorum Yaz



Mustafa Kemal Paşa ve Nâzım Hikmet

 

Selanik’te 20 yıl arayla dünyaya gelen iki sarışın Osmanlı, yirminci yüzyılda bu ülkenin tarihine geçti.

1881’de doğan Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın lideri ve Cumhuriyet’in kurucusu oldu.

1901 doğumlu Nâzım Hikmet ise Türk dilinin en büyük şairlerinden birisi olarak edebiyat tarihimizde yerini aldı.

Bu iki kişiliğin ilişkisi üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı.

Dün, Hıfzı Topuz üstadımızın bu konuda verdiği bilgileri okuyunca, değişik kaynaklardan incelemiş olduğum ayrıntıları bir araya getirmeyi yararlı gördüm.

Nâzım Hikmet Mustafa Kemal Paşa’yla tanışmış mıydı?

Evet tanışmıştı.

Nâzım Hikmet, arkadaşı Vâlâ Nurettin’le Milli Mücadele’ye katılmak üzere İnebolu üzerinden Ankara’ya gittiğinde, Paşa’yla tanışma fırsatı bulmuştu.

Ali Fuat Paşa’nın babası olan İsmail Fazıl Paşa ile akraba olmaları, bu takdimi mümkün kılmıştı.

Nâzım Hikmet bu karşılaşmayı, Orhan Karaveli’ye(*) şöyle anlatır:

“Belirlenen saatte meclisteydik. İsmail Fazıl Paşa’nın beklediğini söyleyince, girişteki koridorun üzerinde bulunan bir küçük odaya aldılar. Biraz sonra kapıda görünen Paşa ayaküstü kısa bir sohbetten sonra bizi peşine takarak, İçtima Salonu’nun karşısındaki, tozlu caddeye bakan büyükçe bir odaya götürdü.

Pencerelere yakın bir yerde Mustafa Kemal ayakta durmuş, hepsinin de mebus olduğunu sandığım yedi sekiz kişiyle konuşuyordu. Çoğunun başı açıktı ama içlerinde birkaç da sarıklı vardı. Orta boylu olan Paşa bu adamların arasında gene de hemen göze çarpıyordu. Ankara’nın şartları düşünüldüğünde inanılmaz derecede şık ve zarifti.

Camlardan süzülüp sanki tam da başının üstüne vuran güneşin ışıklarıyla ikinci bir güneş gibi parlıyordu.

Kalın sayılamayacak bir sesle sakin sakin konuşuyor ve etrafındakiler tek kelimesini kaçırmamak istercesine dikkatle dinliyorlardı. Kendimi bir an büyülenmiş gibi hissettim. Gözlerimi, yıllardır hayalimde yaşattığım bu adamdan ayıramıyordum. İsmail Fazıl Paşa, sağına soluna ‘chester’ tipi koltuğun serpiştirildiği salonda Reis Paşa’ya doğru yürüdü. Vâlâ ile ben de bir adım gerisinden.

Mustafa Kemal, Ali Fuat Paşa’nın yaşlı babasını görünce konuşmasını kesti, kendisini dikkatle dinleyenlere:

‘Müsaadenizle...’ dedikten sonra, samimi bir saygı beslediği hemen belli olan İsmail Fazıl Paşa’ya yöneldi. Paşa da aynı saygılı tavırla:

‘Size geçen gün sözünü ettiğim İstanbullu genç şairleri takdim ederim’ diye konuştu. ‘İnebolu üzerinden Ankara’ya henüz ulaştılar...’

‘Sağ olsunlar. Hoş gelmişler, memnun oldum.’

Dudaklarında dostça bir tebessümle uzattığı, ince, dikkat çekecek kadar uzun parmaklı eli ilk önce İsmail Fazıl Paşa, sonra da Vâlâ hafif bir ‘reverans’la sıktılar.

Sıra bana gelince bütün cesaretimi topladım ve karşımdaki, o yaşa kadar benzerini görmediğim bu, arkaya doğru özenle taranmış sarı saçların süslediği delici mavi gözlerin ta içine bakarak:

‘Ben İstanbullu değilim, Paşam!’ dedim.

Güldü.

‘Yaaa! Peki nerelisiniz?’

‘Selanikli! Sizin gibi!..’

‘Demek ki, hemşehriyiz!’

‘Bundan gurur duyuyorum Paşam...’

Birden ciddileşti:

‘Güzel şiirler yazdığınızı

söyledi Paşa hazretleri. Mevzulu şiirler mi bunlar?’

Cevap verdim:

‘Umumiyetle öyleler...’

‘Umumiyetle yetmez. Şu sıralar yalnız mevzulu şiirler yazmalısınız. Memleketin buna ihtiyacı var.’

Sohbetimiz tahminimden daha güzel bir mecraya girmeye başlamış, heyecanım da biraz yatışmıştı. Ona -en azından- bir şiirimi okumaya kararlıydım hemen oracıkta. İçimden ‘hangisini okusam acaba?’ diye geçirmeye başlamıştım bile. ‘İsmail Fazıl Paşa’nın yakını olmanın bize sağladığı bu fevkalade imkânı akıllıca kullanmalıyız!..’ diye düşünürken sivil bir görevli yaklaşarak başıyla selamladığı Mustafa Kemal’e bir kâğıt uzattı.

Londra Konferansı öncesi Meclis’te heyecanlı tartışmaların yaşandığı günlerdi. Herhalde, önemli ve acil bir haber olmalıydı bu. Paşa nazik bir gülümsemeyle ayrılmak zorunda olduğunu belli etti. İsmail Fazıl Paşa’ya ‘Tekrar görüşelim Paşa Hazretleri’ dedi. ‘Şair gençlerden desteğinizi esirgemeyin lütfen.’

Mustafa Kemal’le aramda bu ilk -ve son- konuşma böylece, tam da samimi bir sohbete dönüşürken noktalanıvermişti... Büyük bir üzüntüyle Vâlâ’ya usulca ‘Bizdeki şansa bak!..’ dediğimi hatırlıyorum.”

(*) “Tanıdığım Nâzım Hikmet” Orhan Karaveli, Doğan Kitap



Yasaklar,

 Son günlerin en çok konuşulan konularından biri de Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun “Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Yönetmeliği” nde yaptığı düzenlemeler.

TV lerde onlarca açık oturum düzenlendi,  konu tartışıldı.  Bir grup konuşmacı konuya bilimsel yaklaşırken, bir grup konuşmacı AKP’nin bilinçaltını okumaya çalışarak konuyu Şer’i yasaklarla ilişkilendirdi. Bir kısım konuşmacı ise bulundukları konumu, çağırıldıkları TV programlarında konuşmacı olma durumlarını borçlu oldukları AKP ve RTE’nin bayrakçılığını yaparak savunma geliştirdiler....

Kimi zaman ağızlar bozuldu, kimi zaman programlar terkedildi..

Sonuçta ben hala anlamadım ben içki içebilecekmiyim, içemiyecekmiyim. Nerede içecebileceğim,  nerede içemiyeceğim.?

Bir de “Yetki Belgesi” kargaşası çıktı ortaya. Yasakları savunanlar “Aslında yasak ollmadığını isteyen herkesin Yetki Belgesi olan heryerde, eğer yaşı da tutuyorsa içebileceğini söylüyor”

  • Yetki belgesini kim verecek? (Yerel Yönetim, Orada kim var? AKP)
  • Yetki belgesi almak için ne tür belgeler ve kriterler gerekli?
  • Bu iş için belirlenmiş resmi bir harç var mı?
  • Yetki belgesi reddini veya iptalini gerektiren koşullar nelerdir?

 

Gibi onlarca soru arasında aklıma öne çıkan bir başka nokta geliyor.

  • Hangi yetki ile bir devlet memuru, çocuğu ile bir içkili lokantaya giden aileyi oradan kovabiliyor ?
  • Hangi kriterler ile bu gün AKP li belediyelerin olduğu Güneydoğu şehirlerinde var olan içki  yetki belgeleri iptal edildi? Hatırlarsanız bir ara Beyoğlu bile bu konuya muhattap olmuştu.

 

Allah aşkına bu ülkenin; Gençleri alkolik mi?

Sanki dersin ki bu ülkenin bütün sorunları hal oldu. Herşey güllük gülistanlık, tüm gençlerin işi var, çok iyi de para kazanıyorlar, gelecek dertleri de yok ve tüm bunların ötesinde ise sorumsuz bir yetişme içerisindeler ve Hükümet onları içkiden korumaya çalışıyor...

Sen içkiyi yasaklıyacağına

Gençlerin içki içmeleri arzularını kamçılayacak olayları ortadan kaldır...

  • İstihdam yarat,
  • Sosyal gelişimlerini sağlıyacak organizasyonlar yap. Partine asker yetiştirme programları değil burda konu olan.

Eğer bunları yapmazsan şairin dediği gibi adama demezler mi ?

Sanane kardeşim  benim ya da çocuğumun içtiği içkiden. Sen oraya ülkeyi yönetmek, sorunlara çare bulma için seçildin. Bana en az uluslararası bir standard içinde yaşam olanağı yaratmak zorundasın. Önce onları hallet.

Ne demiş şair;

Sofular haram demişler
Bu aşkın şarabına
Ben doldurur ben içerim
Günah benim kime ne?
 

 

 

 Neyzen’in bir mesajını nakledip yorumu size bırakalım;

Ahmet Refik’in ölümünün yıldönümü idi. Yeşilay azasından bir dokktor heyecanlı bir hitabe irat ederek:

-İşte, dedi. Bu üstat da bir içki kurbanıdır.

Dinleyenler arasında bulunan Neyzen Tevfik, yanındakinin kulağına fısıldadı:

-          Bu doktorlar da çok mütevazi oluyor... İçki kurbanlarını sayıyorlar da kendi kurbanlarını hiç ağza almıyorlar!!

   be hey dürzü
ne ararsın tanrı ile aramda
sen kimsin ki orucumu sorarsın
hakikaten gözün yoksa haramda
başı açığa niye türban sorarsın

rakı, şarap içiyorsam sana ne
yoksa sana bir zararım; içerim
ikimiz de gelsek kıldan köprüye
ben dürüstsem sarhoşken de geçerim

işgaldeki hali sakın unutma
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz
sen anandan yine çıkardın amma 
 baban kimdi bilemezdin şerefsiz..

Şimdi eminim birileri de; Neyzen de kim ?  Bu “ucube” şeyleri söylemiş diyecek.




0 Yorum - Yorum Yaz

Mustafa Kemal’in Anadolu’ya Geçme Tasarısı,

 

Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçme öyküsü hala değişik senaryolarla anlatılmakta ve bu konuyu suistimal etmek isteyen kişilerce de kullanılarak tarihi gerçekler saptırılmaktadır.

 

Sadece bu konu mudur  suistimal edilen ? tabi ki hayır. İşte bir başka konu;  Atatürk ile İnönü ilişkileri

“Atatürk Anadolu’da  Kurtuluş Mücadelesi verirken İnönü İstanbul’da keyf çatıyordu” diyenlere söylenecek en önemli cevabı aşağıdaki  anı çok net bir şekilde anlatıyor.  Tarih 30 Mart 1919. Atatürk Anadolu’ya geçmek ve Kurtuluş harekatını başlatmak için planlar yapıyor ve bu arada en güvendiği insanlar ile konuyu detayları ile görüşüyor..

Gelin bundan sonrasını Mustafa Kemal’in  kendisinden dinleyelim...

 

“.......içimde çok dikkatle gizlediğim bir sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim. Birgün sırdaşlarımdan biri olan İsmet Bey’i davet ettim. Şişli’deki evimde beni yalnız bulan İsmet bey “ “yine ne var ?” dedi.

Be de “Ne haber ? dedim.

“Tahnin edeceğin gibi...”

“Şuradan bana bir Türkiye haritası bulup, masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım.”

 

İsmet Bey haritayı bulup açtı. Fazla olarak, daima cebinde taşıdığı pergeli de çıkardı. Şaka yaptım:

“Henüz pergellik bir şey yok. Biraz pergelsiz görüşelim.”

“Ne yapacaksın ?”  diye sordu.

“Mesela,” dedim, hiçbir sıfat ve selahiyet sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandıracak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek olan kolay yol hangisi olabilir?”

Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve ümitli, güldü

“Karar verdin mi?” dedi

“Şimdilik bundan bahsetmeyelim. Bana memleketi, milleti ve orduyu analayıp bilen, vaziyeti yakınen gören, tehlikede şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!.”

 

İsmet Bey masanın kenarındaki iskemleye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben, salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı, gülerek, “Yollar çok, mıntakalar çok!” dedi.

Bazı ziyaretçilerin geldiklerini haber verdiler. Haritayı kapamaya vakit kalmadan içeri giren bu tanıdıklarla başka bahislere daldık. Bir hayli müddet sonra, yine İsmet Beyle yalnız kaldık.

“Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin ?”

“Zamanında..” dedim.

“Bu dakikada siz ne düşünürsünüz ki, verilmiş bir kararım varken, onu niçin hem tabik etmiyorum. Ben de hemen söyleyeyim ki, ağır ve kesin bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden  mütalaa etmek lazımdır. Ağr ve kesin bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra ; “Keşke şu tarafını, bu tarafını da düşünseydim, belki bir çıkar yol bulurduk. Yeniden bunca dökülmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı!” gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.Böyle bir tereddüt, karar sahibinin vicdanında kanayan bir nokta olur ve onu, yaptığının doğruluğundan şüpheye düşürür. Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapmak ihtimali kalmadığına inanmalıydılar. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul’da kalışım, sırf bunun içindir. Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için olduğu gibi, davul zurna ile temin edilmez. Fikir hazırlıklarında tavazula çalışmak, kendini silmez, karşısındakilere samimi bir kanaat ilham etmek lazımdır.”

(Kaynak Bu Vatan Böyle Kurtuldu, “Onlar Bizim İçin Öldüler”- Erol Mütercimler- S128-129) haritayı bulup açtı

 

Arşivdeki anektodlar için tıklayınız




0 Yorum - Yorum Yaz

"Bir gün Kılıç Ali'nin evinde, Refik Koraltan,

-'Paşam, dedi, itimat buyurun, Anadolu'nun en ücra köşesinde bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazar. Bu böyledir, Paşam.'
Atatürk şu cevabı verdi:
-'Beyefendi, Anadolu'nun ücra köşesinde bir köylünün, bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazdığını ben de zatı âliniz kadar biliyorum. Amma benim kadar sizin de bilmenizi istediğim bir şey vardır ve o da şudur: Orada bir çobanın bulunduğu yerin on dakika ilerisindeki bir köy imamı gelip o ismi oradan on dakikada siler. İsterse istediği bir başka ismi yazar. Bunu da sizin benim kadar bilmenizi isterim."


Mahmut Baler, Atatürk'ten Anılar, Milliyet Gazetesi, 9 Kasım 1970.
Kaynak: Atatürk'ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009




0 Yorum - Yorum Yaz

Bir yere gitsem,

hani şöyle tatlı tatlı

sıcakla soğuğun bir arada yaşandığı,

yağmur damlalarının

kimi zaman ürperttiği

kimi zaman serinlettiği!

Yürüyüşe çıksam

yağmurdan islanmış ağaçların arasında.

Solusam yeşilin milyonlarcası ortasındaki

temiz havayı.

Yeşil parlaklıklar

gözümü alsa,

bulutlar karşı tepeleri

bir kapatıp bir gösterse.

Eriyen karların oluşturduğu

sular pınar olup ağaçların arasından yol bulsa,

Akan sular şelale olup dökülürken,

damlacıklarından gökkuşağı oluşsa.

Kıskansam

buradaki özgürlüğü,

Kızsam kendime

şehirdeki

mahkum yaşantım için.

NA 28 03 05




1 Yorum - Yorum Yaz

WikiLEAKS....

 

Son günlerin moda konusu oldu, kimi “siyasetin  11 Eylül’ü” derken kimi  “dedikodu ile siyaset yapılmaz” dedi....

Amerika, belgeleri yalanlamadı, yani bu belgeler vardı, ancak Amerika dış politikasını bu belgeler ile belirlemediğini dile getirdi ve ortaya çıktıkları için gereğini yapacaklarını söyledi. Üzüldü, Özür diledi.

 

Medya anında iki gruba ayrıldı,

 

Muhalif Medya hemen iktidarı bu iddiaları çürütmeye davet etti

 

Yandaş Medya  kuşanıp karşı harekete geçti. Belgeleri dedikodu yazışmaları olarak  değerlendirdi ve ciddiye almamak gerektiğini söyledi.

 

Silahlar çekildi

 

Başbakan hemen Kasımpaşalı Delikanlı moduna bürünerek beyan verdi ve muhalefete yüklendi, avazı çıktığı kadar bağırdı..

“İspat edin bir gün dahi bu görevde durmam” dedi.

 Kimse de demedi ki!

 “Ya zaten bu iddialar doğru ise o görevde duramazsın ki!”

Sonra ne dedi Başbakan;

“Ben suçlu değilim ki, kimseye masum olduğumu ispat etme yükümlülüğüm yok”

Kimse demedi ki;

“Ya sen başbakansın, herkesten önce senin masum olduğunu ispat etme zorunluluğun var.”

Kimse demedi ki;

“Ne iş yaptığı belli olmayan eski bir gazeteci bozuntusu, şimdilerin hahamlık yaptığı sanılan birisinin iddiaları, eski bir teröristin itirafları, sahibi olduğu iddia edilenin  inkar ettiği anılar yüzünden Generaller, Profesörler, Gazeteciler neden kendilerinin masum olduğunu ispat etmekle yükümlü duruma geldiler?”

 

Kimse demedi ki;

“Mapushaneler masum olduklarını ispat etmekle yükümlü olmak zorunda bırakılan ve hatta buna ömrü yetmeyen sanıklarla neden doluyor?”

 

Yani kısaca ben diyorum ki;

GÜÇLÜ KİM İSE ya da  İKTİDAR KİMDE İSE , O ZATEN MASUMDUR VE MASUM OLDUĞUNU İSPATLAMAKLA YÜKÜMLÜ DEĞİLDİR, KİMSELER DE ONLARI SUÇLAMA HAKKINA SAHİP DEĞİLLERDİR. SUÇLARLARSA, İSPATLAMAK ZORUNDADIRLAR  AKSİ HALDE; ŞEREFSİZDİRLER.

ANCAK GÜÇLÜ, GÜÇLÜ YANİ İKTİDAR SAHİBİ,  SENİ SUÇLAR İSE YANDIN O ZAMAN ONUN, SENİN SUÇLU OLDUĞUNU İSPATLAMAK GİBİ BİR YÜKÜMLÜLÜĞÜ YOK. SENİN MASUM OLDUĞUNU İSPAT ETMEK GİBİ BİR ZORUNLULUĞUN VAR. AKSİ HALDEE SONUÇ ORTADA...




0 Yorum - Yorum Yaz

                                    

Üç Sunay Akın çalışması ya da eseri.. Günümüzde bakmak ile görmek arasındaki farkı yaşamına bu kadar başarı ile yerleştirebilen ender insanlardan, yazarlardan biri Sunay Akın.. Bizim adımıza araştırmış ve üşenmeden birde kaleme almış.. Tam bir ansiklopedik çalışma.. bir sürü yanılgıya açıklık getiren çalışmalar..

Ne diyelim.. Teşekkürler Sunay Akın...




0 Yorum - Yorum Yaz

   İşte mutlaka okunmazıtası gereken bir yazı, yapıt, kitap, eser adına ne derseniz deyin ama onlarca versiyonu olan bu savunmayı mutlaka okuyun. Günümüz demkratlarına, Hukukun üstünlüğünü savunanlara ve bilcümle filozoflara ve de anlamak isteyen herkese özel mesajlar var...



  Eğlenceli ve keyfli bulduğumu söyleyebilirim.... yapacak daha önemli bir işiniz yoksa zamanınızı değerlendirebileceğiniz bir kitap...




0 Yorum - Yorum Yaz

  Sayfalar dolusu yazı, konu dan konuya geçiş ve okurken kayboluş... Okuyucu olarak konuya ve kitaba bağlanmakta zorlandığımı söyleyebilirim... Kapak dizaynınıın çekiciliğini içierde bulamadım




0 Yorum - Yorum Yaz

 Güçlü yazılıım merkalıları için ilginç olabilecek bir macera romanı..

Vasatın üstüne çıkamamış




0 Yorum - Yorum Yaz

  Son dererece kötü bir tercume ve zayıf bir kurgu



Kara gözlüydü o,

Kömür kömür bakardı.

Kor olur yakardı.

Öyle bir akşamdı!

                             Gözüm karardı,

                             İçim daraldı

                             Yari elimden

                             Umutları gönlümden

                             Bilinmezler aldı

Meskenim kumsal

Mezem anılardı.

Aklımda yar vardı

Ağustos gecesinde

Kar oldu yağdı

                             Gönlüm ağardı,

                             O uzaklarda erişilmez olandı

Gözüm karardı

İçim daraldı

Yari elimden

Umutları gönlümden

Sonsuzluk aldı.

 

Numan

18 Mayıs 2005



Yıl 1930  Cumhuriyet  kurulalı 7 yıl olmuş, bu süre zarfında  eski dış borçlar meselesi, Suriye hududu ve Musul ihtilafları, Yunanlılarla mübadele işinde çıkan anlaşmazlıklar, İtalyanlar ile yaşanan anlaşmazlıklar, Seyh Said İsyanı, İzmir Süikastı, Ağrı Dağı harekatı, Yunanlıların Anadolu’dan çekilirken tahrip ettikleri yerlerde açıkta kalan vatandaşlar, Birinci dünya savaşı nedeni ile evinden ailesinden ayrılan vatandaşların yuvalarına dönüşü, Bağdat demiryolu, tütün rejisinin satın alınması, 1800KM lik demiryolu inşaası, A’şar vergisinin kaldırılması, Yerli buğdayın himaye edilmesi ve istihsalin memleketin ihtiyacını karşılayacak hale getirilmesi, Şeker fabrikalarının kurulmaya başlanması (iki tanesi kurulmuş), Dokuma sanayiinin kurulması. Bulaşıcı hastalıklarla mücadele. Bankacılık faliyetleri İş ve Emlak bankalarının kurulması

Gibi bir çok konu halledilmişti...

 

Ve Mustafa Kemal 6 Mart 1930 günü Otomobil ile Antalya’ya varmış....

 

Bundan sonrasını Hasan Rıza Soyak’tan dinleyelim

 

Ben Isparta’ya gitmemiş,trenden gece Baladız istasyonunda  inerek, yapılan hazırlıkları görmek üzere daha evvel Antalya’ya gitmiştim.

O gün kendisini orada karşıladım ve beraberce,  halkın tezahürleri arasında, ikameti için hazırlanan eve geldik. Refakatinde bulunanlardan, biraz sonra sofrada buluşmak üzere ayrıldı, beni yanına alarak odasına girdi ve kapıyı kapattı; bir koltuğa yığılır gibi oturdu; eliyle işaret ederek beni de oturttu. Çok yorgun, düşünceli ve sinirli görünüyordu; bir sigara yaktı:

            “Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum” dedi. “Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert, şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi   bir perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; maatesüf memleketin hakiki durumu bu işte! Bunda bizim günahımız yoktur; uzun yıllar hatta asırlarca dünyanın gidişinden gafil, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviyede ve kalitede değil; çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın. Büyük istidatlara malik olan zavallı halkımız ise, kendisine mukaddes akideler şeklinde telkin edilen bir sürü batıl görüş ve inanışların tesiri altında uyuşmuş kalmış.

 

Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın zihninde kökleşmiş olan, herşeyi başta bulunandan beklemek itiyadı. İşte bu zihniyetle; herkes büyük bir tevekkül ve rehavet içinde, bütün bu iyilikleri bir şahıstan, yani benden istiyor, benden bekliyor; fakat nihayet bende insanım be birader, kutsi bir kuvvetim yoktur ki.

 

Münasebet düştükçe daima tekrar ediyorum; bütün bu dertlerin, bütün bu ihtiyaçların giderilmesi, herşeyden evvel, pek başka şartlar altında yetişmiş; bilgili, geniş düşünceli, azim, feragat ve ihtisas sahibi adam meselesidir, sonra da zaman ve imkan meselesi. Bu itibarla evvela kafaları ve vicdanları kohne, geri, uyuşturucu fikir ve inançlardan temizleyeceksin. İşlerinin ehli, idealist ve enerjik insanlardan mürekkep, muntazam, her parçası yerli yerinde, modern bir devlet makinesi kuracaksın; sonra bu makina halkın başında ve halkla beraber durmadan çalışacak, ........

.......Böylece memleket ileriye, refaha doğru yol alacak.....

İleri milletler seviyesine erişmek işini; bir yılda , beş yılda, hatta bir nesilde tamamlamak imkasızdır......

.................Biz şimdi o yol üzerindeyiz...... Kafileyi hedefe doğru yürütmek için, beşer takati üztünde, gayret sarfediyoruz....

 

...........

......

Her ne hal ise!  Yeise değil, hatta ufak bir tereddüte dahi düşmeye mahal yoktur; halimizi bilmekle beraber cesaretimizi kaybetmemeli, ümit ve şevk içinde yolumuzua devam etmeliyiz; er geç fakat muhakkak gayemize varacağız.

 

 

 

 

Hasan Rıza Soyak....Atatürk’ten hatıralar...(sayfa 389-390)



Nasılsın diye soruyorsun,

Nasıl olmalıyım sence?

Kaynağı sen değilmisin

İyi  ya da kötü

Hüzünlü ya da keyfli olmamın

Deniz gibiyim

bazen,

bazen poyraz esiyor bazen karayel

tepemde.

Bir içim kararıyor, bir duruluyorum.

Bir yanıyorum buzlar yetmiyor,

bir donuyorum yanardağlar ısıtmıyor.......

 



 

Soru

Cumhuriyeti kim kurdu?

Cevap

Atatürk ve Arkadaşları

Soru

Cumhuriyet kaç yılında kuruldu

Cevap

1923

Soru

Atatürk ve Arkadaşları, kurdukları Cumhuriyeti kaç yılında muhalif partiye devretti

Cevap

 1950

Soru

Yani CHP kaç yıl Cumhuriyet Türkiyesi'ni yönetti?

Cevap

27

Soru

Kaç yıldır Cumhuriyeti  muhalefet yönetiyor ?

Cevap

60

Soru

60 yıldır 27 yılda yapılan hataları hala düzeltmediniz mi de hala CHP yi Suçluyorsunuz?

Cevap

....




0 Yorum - Yorum Yaz


ŞAM'DA BİR MARDİNLİ

     

 “Anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve  soframızdaki yeri öküzden sonra gelen.....”   diye anlatır Nazım  kadınlarımızı.

 Haksızlığa karşı bir başkaldırı… Güçsüzlük ve çaresizlik…    Ve sonunda  kaçış...

 Mustafa’nın gidişi,  Makbule’nin zırra oluşu, ve Sekioğlu ailesinde peşpeşe gelen felaketler...

 Makbule henüz onüçünde, üçüncü eş olarak kırk yaşındaki ağanın oğluna verilirken, bedel ise birkaç koyun... Bir can’ı kurban verip, yerine onlarca kurban almak… Böylesi bir yanlış alışveriş..

 Seneler sonra  dostluk çiçeği olmak üzere kalbe gömülen ve tek başına yaşanan bir sevda.

 Bedeni isyan ederken, ruhu baş kaldıran, acısını sessizce kendi içinde yaşayan ve çocuklarını bağrına basmaya bile hakkı olmayan bir ana.......

 Çözümü okumakta arayan, başarılarına yeterince bile sevinemeyen  bir kardeş; Abuzer

 Ve nihayetinde de Mardin’i terkediş... İçlerinde  ise  yeni umutlar...

 Umutlar; acımasız yaşamın hoş tesadüflerini, acaba ardından getirebilecek mi?


SAYILMAYANLAR

Bir kan gölünde dünyaya geldik,

Kan balıkları gibiydik,

Soluk almayı öğrendik

Yanımızdan akan kanlar arasında

Sonra çiçek açtık kanla sulanan topraklarda

Kardelen dediler bize

Oysa bizler kanı deldik te geldik

                                        



 

“Barışın temeli ve aydınlığın meşalesi kadınların elindedir. Toplumu kalkındırmak istiyorsanız kadınlarınızı eğitiniz”

………

Size son kez söylüyorum. Yüreği yaralı bir ananın önünde durmayın. Ya vurun, ya da yolundan çekilin.

………

Hayat ne garipti. İki insan aynı dolmuşta yan yana oturmuşlardı. İkisi de ayni kişiye odaklanmıştı. Biri yaşatmak, diğeri öldürmek için.

………

Bu defa fiziksel bir ölüm yoktu belki, ama kurşunların yerini alan davranışlar, bir aşkı hedef alıyordu, bir gençlik hayalini öldürüyordu. Herkesin biteceğini söylediği aşk öldürülmüştü.

*******

"Şam'da bir Mardinli" romanındaki Makbule'nin yaşamı ile bize Güneydoğu gerçeğini, törenin bizi nasıl kıskıvrak teslim aldığını anlatmıştı yazarımız Numan Aydınoğlu.

Bu kez "Sayılmayanlar” da töreyi kader olarak görmememizi sağlayacak gizli kahramanların eğitim ve çağdaşlık hamlelerinin yarattığı umut ışıklarını yansıtıyor.

Türkan hocalar, Süpermen Ferhat amcaların taşıdığı ışıkla feodal kölelikten, birey olmaya yönelen uzun ve zahmetli yolculuğun mucizevi sonuçlarını nefes kesen akıcılıkla bir solukta okuyacaksınız.

Romanın sizi sardığına veya sizin zaten romanın içinde olduğunuza sonunda karar vereceksiniz.

 

                        Kayhan Söyler









17 Yorum - Yorum Yaz

Anayasaya göre kabineye reislik etmek hakkına malik olduğu halde, bunu ancak ısrarlı davetler üzerine ve çok mühim meselelerin müzakeresi için pek nadir olarak kullanmıştır.

            Sorumluluk mevkiinde bulunanların kanıni yetkilerine taasup derecesindeki riayeti; çoğu zaman, memleket işlerine ilgisizlik telakki edilmiş ve aşağıda belirteceğim veçhile siddetle tenkit olunmuştur.

            Kendisini gayet yakından tanımak fırsatını bulmuş olan Fransız Büyük Elçisi Kont de Chamburn, hatıratında, O'nun hakkındaki kanaatlerini yer yer şöyle açıklmaktadır:

 

            Mustafa Kemal; hükümdar, diktatör, halife ve daha birçok şeyler olabilirdi, fakat büyük adam olmak için O’nun parlak ünvanlara ihtiyacı yoktu. Hazırladığı ve kendi ölçüsüne göre kuurduğu bir Cumhuriyetin Reisi olduktan sonra çizdiği medeniyet yolunda yürümeye başladı. Kendisi; gösterişi sevmez, övünmesini bilmezid, Her gün Biraz daha filozoflaşıyor, halk arasında kıymeti artıyordu.

            Milletin sevgisi ile Cumhurbaşkanlığına getirilip kılıcını astığı, üniformasını çıkardığı günden beri sözlerine sadık kalmıştı. Şeritsiz, sırmasız olan bu haki üniformayı, askerleri, kimbilir, kaç defa ilk hatlarda görmüşlerdi. Şimdi O, kuvvetlerini Türk Milletinin inkişafına hasretmişti; ne Orjinal adam?

            İhtiraslarını tahdit etmesini biliyor,hayatı bir rekabet muvazenesisayesinde, devam eden yorgun bir memleketi, milletler cemiyetinde aza olan canlı bir devlet haline getirmiştir......

Kaynak: Hasan Rıza Soyak S:59

  *********************

Bu Büyük önder, Cevat paşa’nın  isimsiz yazdığı bir makaleyi yorumlarken, şöyle diyordu;

 “Büyük olmak için hiç kimseye dalkavukluk etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes sana karşı çıkacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna dayanıklı olacaksın. Önüne sonu gelmeyen engeller çıkacaktır. Kendini büyük değil; küçük, zayıf, kimsesiz ve araçsız kabul edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanmış olarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana “Büyüksün” derlerse bunu söyleyenlere güleceksin.”

Mustafa Kemal ATATÜRK  

Kaynak: İnternet

 

O günler ve bu günler,

Bunlar benim karşılaştırmalarım yoruma açık

  •  Özel izin ve davetiye ile alındığımız Milletler Cemiyeti’nden, kapısında yalvartıldığımız Avrupa Birliği’ne katılma sürecimiz...
  • Devlet başkanımızdan randevu almak için kapılarda bekleyen yabancılardan, Vize kuyruklarında ve gümrük kapılarında bilmem kaçıncı sınıf insan muamelesi gören  vatandaşlarımız ,
  • Terörün öldürdüğü onbinlerce masum vatandaşlarımız sanki insan değilmişi gibi ölen teröristin ve onun liderlerinin hakları konusunda akıl veren İnsan Hakları kurumlarının baskılarına teslim oluşumuz..
  • AB, Türkiye ilişkilerinde en büyük siyasi  tehlikenin Kemalizm oluğunun dile getirilişi ve bu fikrin ülke içerisinde taraftar bularak Kemalizmin bir kurtuluş ideolojisinden, bir tehlike noktasına taşınması.
  •  Dünyada  tarım ve gıda konusunda kendi kendine yetebilen ender ülkelerden biri iken Gıda ithalat şampiyonluğuna yükselerek et ve benzine  dünyanın en fazla fiyatını ödeyen hale gelmemiz........
  • Modern Cumhuriyet Kadını modelinden, Başörtü ve kara çarşaflara büründürülmüş kadınlarımız.....
  • Vatandaş veya birey olma noktasından yeniden biat, ümmet yoluna dönüşümüz....

 

 

Kaynak :  Numan Aydınoğlu- Cumhuriyete Yolculuk –Araştırma/İnceleme




0 Yorum - Yorum Yaz

 5 YILDIZ,

Solmaz Kamuran, İbrahim Mütefferika'nın yaşamını keyfli bir kurgu ile anlatmış. Bir yandan İbrahim Mütefferika'nın yaşamı hakkında tarihsel bilgiler alıyorsunuz, bir yandan da 1700 lü yılların hem Avrupa'sında hemde Istanbul'unda keyifli bir gezi yapıyorsunuz.

Okunası bir kitap




0 Yorum - Yorum Yaz

Bilmiyorum kaç gündür burdayım.

Burda, bu duvarlar arasında

Yalnız kalmak için gelmiştim

Dünyadan, insanlardan uzak

Kendi halimde.

Olmadı!!!

Başaramadım

Kaçtım dünyadan

Kaçtım insanlardan,medeniyetten

Kaçamadım senden

Hep benleydin burada

Taa kapıdan ilk girdiğim anda

Sanki benle gelmiştin

Kah karşımda, koltukta oturdun

Beraber izledik televizyonu,

Kah yanımda oturdun

Başın omzumda

Beraber dinledik “Damdaki Kemancı”yı

Beraber pişirdik öğler yemeklerini

Bulaşıkta da beraberdik.

Dünya olaylarını tartıştık,

Fikir yürüttük herşey hakkında

Bildiğimiz konularda iddalarda bulunduk

Bilmediklerimize sustuk gülüştük

Mutluydum

Burada

Kendi dünyamda

Senden uzakta senle

Bitmese diye düşündüm.

Ama bitecek biliyorum

Biliyorum

Doğru söylemiş yazar

“Önce hayaller ölür”

 

 

1985




0 Yorum - Yorum Yaz

O kadın ki,  kendisini bir sex objesi olarak kabul ediyor,

O kadın ki, onun saçını gördüğümde, tüm cisel arzularımın kabaracağını düşünerek, beni sapık yerine koyuyor,

O kadın ki, kendi özgür iradesini kullanmayıp, erkeğin baskısına boyun eğiyor,

O kadın ki, erkeklerin kurduğu, erkek egemen tarikatların tezgahına geliyor....

 

 

Ben onun adına konuşmuyorum artık.

Çünki o kadın hem bana hakaret ediyor, hem kendi cinsine...

 

Artık beni ilgilendirmiyor...

 

Bu gün başını mı örtersin?,

Yarın burka mı giyersin, kara çarşaf mı?,

Öbürgün ikinci eş mi olursun üçüncü eş mi?

 

Artık senin geleceğin ve senin hakların beni ilgilendirmiyor...

 

Ne haliniz varsa görün

Derdim bu bağnaz düşünceye katılanların sayısının artmaması




0 Yorum - Yorum Yaz

Gazete Kağıdı ve Sigara,

 

Tekel İdaresi sigara kağıdının satışını yasak etmişti. Kaçak tütün içenlerden  parası olanlar  bu kağıdı karaborsadan tedarik ediyorlardı. Fakat, halkın ve bilhassa köylülerin büyük  kısmı sigaralarını gazete kağıdı ile sarmak zorunda kalmışlardı.

            Bir gün vatandaşın biri kasabada veya köy kahvesinde böyle hazırladığı bir sigarayı içerken, fena kokusundan şikayet ediyor ve bütün iyilik ve kötülükleri en başta bulunana atfetmek itiyadı ile Atatürk aleyhine ağıza geleni söylüyor.Kahvede bulunanlar bir zabıt tutuyorlar. İş hükümete intikal ediyor. Cumhurbaşkanına karşı işlenen suçlardan dolayı takibatta bulunmak O’nun müsaade ve muvafakatına bağlı olduğ için ilgili vekil meseleyi kendisine arzediyor, takibat için müsaadelerini istiyor.

 

            Atatürk vekile soruyor;

-         Sen hiç gazete kağıdı ile sarılmış sigara içtin mi?

 Vekil cevap veriyor:

-         Hayır efendim.

-         Ben içtim. O kadar berbat bir şeydir ki. Adam haklıdır, ben de olsam aynı şeyi yapardım. Takibata lüzüm yoktur. Zavallıyı serbest bırakınız....

 

 

 

 

 

NA-Ders almak isteyene mesajdır

 

Kaynak: Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar  s19.

 




0 Yorum - Yorum Yaz
Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor :




Baskumandan, dusmandan kurtardigi Izmir'de gecirecegi ilk geceyi yasiyordu.




Mustafa Kemal Pasa İzmir'de ilk gecesini calisarak gecirdi. Zengin bir sofra
hazirlandigi halde ufak tefekle karnini doyurdu ve gec vakitlere kadar
calisti.




Ertesi sabah erkenden uyandik.

Hafif bir kahvaltidan sonra vilayet konagina gittik.

Vali, Ingiliz konsolosu ile konusuyordu.

Biz gelince vali ayaga kalkti ve konsolos ile Mustafa Kemal Pasa'yi
tanistirdi. Konsolos iyi Turkce biliyordu.




Pasa valiye sordu:
-'Konu nedir ?'




Vali anlatti:
-'Sayin konsolos, ingiliz tebasi vatandaşlarla rum ve ermeni azinliğin güven
altinda olup olmadigindan  endiseleniyorlar. Ben kendilerine herkesin güven
altında oldugunu bildirdim'.




Mustafa Kemal Paşa konsolosun türkçe bildigini biliyordu, buna rağmen
kendisine valiyi muhatap aldı:
- 'Ee, peki daha ne istiyormuş ?'




Bu soruya konsolos türkçe cevap verdi:
-'Tebamız için hükümetinizden yazılı teminat istiyorum !'




Paşa:
-'Ne yani, Yunanlılar zamanında siz  tebanızı daha emniyette mi görüyordu
nuz?'




Konsolos, kasılarak:
-'Evet' dedi, 'Yunanlılar buradayken tebamızı daha emniyette görüyorduk.'




-'Öyleyse buyrun, tebanızla birlikte Yunanistan'a gidin, efendim !'

Konsolos sinirlenerek sesini yukseltti:
-'Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz ?'




Paşa:
-'Siz kiminle neyi konustugunuzu biliyor musunuz ? Ben Millet Meclisinin
başkani ve Türk orduları başkomutanıyım. Savaş açmaya da bariş yapmaya da
tam yetkiliyim. Peki siz kimsiniz ?! Hükümetiniz adına savaş ve bariş
görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz ? Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim.
Yoksa (eliyle kapiyi gosterdi) buyurunuz disariya, efendim !..'




Konsolos, Mustafa Kemal Paşa'nin son sözleri üzerine sapsarı kesildi ve tek
bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti.




Mustafa Kemal Paşa, adamın arkasından valiye döndü:

-'Bunlara yüz vermeyin vali bey ! Bir donanma önünde pısacak, bir blof
karşısında yelkenleri suya indirecek bir devletcik saniyorlar bizi !
Küstahlık derecesine bakın, bana 'savaş mı açıyorsunuz ?' diye soruyor.
Barut kokan bir odada adamın sorduğu şeye bak !.. Savaş halinde degiliz
sanki !'


Birkaç saat sonra, Ingiliz donanmasi komutani hukumet konaginin kapisindan
girerek Mustafa Kemal Paşa'nin odasina yöneldi. Nazik fakat ofkeli bir hali
vardi. Ruşen Eşref kendisine ne istediğini sordu.

-'Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek istiyorum !..'




Birlikte odaya girdiler, kapı kapandı.




Amiral:
-'Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak
içtenlikle kutlarim. Çanakkale'deki basarınızı rastlantıya borçlu
olmadigınız kanıtlandı böylece. Büyük bir askerle tanıştığım için memnunum.'
diyerek övgüler yağdirmaya başladı.




Paşa, bıkkın bir ifadeyle:

-'Bunları geçin amiral. Çok işimiz var. Asıl konuya gelin' dedi..

Amiral bu tavır karşısında bocalayarak konuya girdi:

-'İzmir'de tebamız ve sizin azınlıklarınız ermeniler, rumlar var. Yeni
askeri yonetim altında bu insanların statusu nedir? Güvende midirler ?..'




-'Hiç kuşkunuz olmasın amiral. Tebanız ve azınlıklar hükümetimizin koruması
altındadır. Suç işlemeyenler, kendilerini güvende sayabilirler'




-'Peki suç işleyenler ?'




-'Suç işleyenler sayın amiral, muhtemelen sizin ülkenizde de olduğu gibi,
adaletin huzuruna çıkar. Suçlu olanlar, cezalarını çekerler.'




-'Fakat Paşa Hazretleri, fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret
alan rumlar şımarıklık yapmış olabilir. Bugun bu insanlar yerli halkın
düşmanlığı ile yüz yüzedirler. Ermenilerin biliyorsunuz buyuk bir bölümü
göçe zorlandı ve önemli bir bölümü hayatlarını kaybetti. Bu ruh haliyle
Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazi Türklere zor günler geçirtmiş
olabilirler. Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır, bağışlanması, hoş
görülmesi gerekir. Eğer bu kişiler halkın husumetine bırakilacak olursa,
bütün dünya aleyhinize kıyameti koparir !..'




Son cumleye kadar amirali sakince dinleyen Mustafa Kemal Paşa, 'dünyanın
koparacağı gürültü' ile tehdit edilince amiralin sözünü kesti:

-'Üstünlük pozunuzu derhal bir kenara koyunuz amiral ! Milletleri tehdit
etmekten de vazgeçiniz. Ingiltere ve muttefiklerinin kiyamet koparıp
koparmayacağını düşünmem bile ! Bunlar memleketin dahili işleridir ve de
sizin bu işlere karışmanıza musaade etmem. Majestelerinin devleti bizim
azınlıklarla ugraşmaktan vazgeçsin. Kim ki bize saygı beslemez, bizden de
saygı beklemeye hakkı olmaz'




Amiralin yüzü bembeyaz oldu:

-'Ingiliz hükümetinin tebassını her yerde koruma hakkı devletler hukuku
teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız rum ve
ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu
guvenligi sağlayacak guçteyiz...'




Paşa:

-'Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen cesetlerini herhalde görmüş
olmalısınız. Ordumuz asayişi sağlamıştır. Izmir limanını donanmanıza
kapatıyorum. Isterseniz, tebanızı  gemilerinize doldurabilirsiniz.
Donanmanızın en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum !'




Sert sözler karşısında amiral ne yapacağını şaşırdı:

-'Ingiltere'ye savaş mı açıyorsunuz ?'




Paşa:

-'Savaş açmak mı ? Siz yoksa Sevr antlaşmasının halen yürürlükte olduğunu mu
sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırtıp attık bile. Karşımda serbestçe
oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz ! Fakat nezaketimizi kötüye
kullanmanıza musaade edemem. Su anda hukuken 'bariş antlasmasi yapmamış' iki
devletiz. Savaş hukuku halen yürürlük
tedir. Gemilerinizi derhal
karasularımızdan cekmenizi size tekrar ve son defa ihtar ediyorum !...'




Bir balmumu heykeline dondu amiral...

Sert adımlarla girdigi Mustafa Kemal Paşa'nin odasında oturduğu sandalyede
küçüldükçe küçüldü ve sonunda kekeleyerek: '- Affedersiniz !' dedi, yerlere
kadar eğilerek geri geri kapıya gidip dişarı cıktı.




Olay kısa süre içinde şehirde duyuldu...




Ingiliz ve Fransizlar kendi uyruklarını gemilere bindirmeye başladılar.




Birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler



0 Yorum - Yorum Yaz

 Balkan savaşları, İstanbul'un işgal günleri, Kurtuluş ve Cumhuriyet'in ilanı..

Bu güne kadar bu olaylara hep Anadolu'dan baktık. Romansı bir yaklaşımla konuya Selanik, Köprülü'den bir bakış getiriyor yazar.

Okunabilecek keyfli bir kitap. Hele geçmişinde Rumeli olanlar mutlaka okusun




0 Yorum - Yorum Yaz

 

Gizli Gündem,

 

Ülkemizin Başbakan’ı  dün, yani 25 Eylül 2010 tarihinde hiç bir akreditasyona gerek duymadan nerdeyse bütün medya temsilcilerini biraraya topladı. Uzun bir konuşma yaparak referandum sonuçlarını değerlendirdi. %42 lik “hayır” oyu verenleri kendisine oy vermeyenler olarak değerlendirerek bir anda %58 e sahip çıktı. Konuşmasına devam ederken de bu %42 lik “hayırcı”larla empati kurması gerekliliğini söyledi. Ne güzel söyledi...

 

Sonra bir şey daha söyledi;

 

Bizim, gizli gündemimiz yok.”

 

Aslında çok doğru söyledi. Gizli bir gündem yok. Şimdi herşeyi açık açık söyleyebiliyorlar. Gizli gündem çok gerilerde kaldı. O eskidendi.

 

Sayın, Başbakan ve AKP iktidarının  bu güne kadarki icraatlarında kaç tane açık ve net ifade ve icraat göreceksiniz. Bunların her biri gündemlerini açık ve net ortaya koyuyor aslında. Ha! Eğer anlamıyorsan, sorumlusu Başbakanın değil ki, sensin. O yarin bir gün karşına çıkıp da “Banane kardeşim ben bu güne kadar ne yaptımsa göstere göstere yaptım. Sen anlamadıysan kabahat bende mi?” derse yerden göğe kadar hakkıdır.

 

Ben buraya bir liste yapmak amacında değilim ama bir kaç örnek de vermezsem yukarda söylediklerim havada kalır....

 

-Deniz Feneri olayı; Hadi diyelim Türk yargısına güvenilmedi, taraflı bulundu, peki o içinde dahil olmak istenen Avrupa Topluluğu’nun en önemli üyesi olan Almanya’nın da mı  hukukuna güvenmedik... Ne yaptık olayın kahramanına?

- Cumhurbaşkanlığı seçimi mesela,

-Rektör atamalarında gözümüzün içine baka baka en az oyu alan kişileri  Cumhurbaşkanı marifetiyle tayin etmeler,

- Medya üzerinde yapılan baskılar. Hem  “Bi taraf olan, bertaraf olur” denecek, hem de “taraf” olup ama  aynı taraf olmıyanlar üzerine tüm saldırı okları atılacak.   Aslında   demek istenen şuydu galiba “Ya bu taraf olursunuz, ya bertaraf olursunuz

-Kurumları ele geçirme politikaları mesela, YÖK,  TRT daha sonra Yargı, şimdi ÖSYM.

Bunca yıldır ÖSYM, sınav yapar. Zaman zaman bazı aksaklılar mutlaka olmuştur ama “soru çalmak”  yani; hırsızlık yapmak, çalışanın hakkını yemek, “kul hakkına göz dikmemk” hiç olmamıştı. Tıpkı daha onlarca, belkide yüzlerce daha önce hiç olmamış olayların bu dönemde olduğu gibi. Sonuç ne oldu. Eski başkan gitti, anında yenisi tanadı. Kim atandı peki?.  .....

Bu aşamada ilk yapılan değişim ne ?

Milli Eğitim Bakanlığı “Öğretmen Seçme Sınavını” kendisi yapacak?  

 Bilginin ve becerinin ikinci planda olduğu “taraf” olmanın ön planda olduğu bir ülkede. Bu imtahana kim girecek ? Bu ülkenin Üniversitelerinde eğitimini tamamlamış olan yeni mezunlar.

 İmtahan neden yapılır ? Seçmek için ya da elemek için

Madem seçeceksin o zaman neden  üniversitedeki mezuniyet ve başarı değerlerine bakmıyorsun da yeniden imtahan ediyorsun?

 

Ben listeye ek yaparken aldım başımı gidiyorum..

Dedim ya Başbakan  haklı gizli gündemi yok. Emin adımlarla gidiyor hedefine!!!




0 Yorum - Yorum Yaz

 İHSAN OKTAY ANAR, Bu kitap sayesinde benim için tam bir keşif oldu. Bu güne kadar neden bu keşfi yapmadığım için kendime kızdım.  Hemen yazarın diğer dört eserini de ısmarladım.

Müthiş bir hayal gücü, inanılmaz bir kelime haznesi, muhteşem bir eski  İstanbul tasfiri...

Tüm bunların yanında ve hatta üzerinde son derece ilginç matematiksel bir mantık ile yürütülen felsefi yorumlar




0 Yorum - Yorum Yaz
Peki Şimdi Ne olacak,
Anayasa  değişimi için yapılan referandum sonucunda, Hükümetin istediği değişim 
kabul edildi. Bu gün bu oylamanın üzerinden tam 11 gün geçti. Şimdi eminim bütün 
kadrolar teknik detaylar için harıl harıl çalışıyorlar. Bu çalışma sırasında ise dikkat
edecekleri iki ana başlık var elbette.
1.      Öyle bir çalışma yapalım ki, hem herşey bizim istediğimiz şekilde olsun ve ilerde
          amaçlarımız (bunun ne olduğu konusu yoruma tabi) adına yapılacak işler ve atılacak
         adımlar için önümüzde engel kalmasın. Kalsa da onları kolayca atlayabilelim.
2.      Tüm bu değişimi yaparken sakın ha foyamız meydana çıkmasın. Milletin ağzına 
         sakız vermeyelim. Her şey süt liman görünebilsin.
Benim asıl konum bu değil aslında. Anayasalar değişebilir. Bir başka siyasi grup gelir.
 Çalışma yapar gerekli sayıyı alacağına inanırsa mecliste, almaz ise referandum ile 
değişim talebini halka götürür. Nasıl olsa bu milletin oy verirken ki değerlendirmesi 
"lider" yönlendirmesine odaklı...
Gelelim asıl konumuza;
Aylardır, yıllardır bir "Mahalle Baskısı" kavramından bahsediliyor. Önce başörtüsü
 ile başladı. İnançları nedeni ile başını örtenler nedense birden bira eşarp bağlama 
kavramını bir kenara bırakıp türban ile başlarını örterek, başlarını kapatarak saçlarını 
gizlemeye başladılar. Başını "türban" ile örtmayenin, eski yöntemle başını örtenin 
kendilerinden olmadıklarını düşünüp dışladılar. böylece ortaya "bizden" ve "onlardan" 
kavramları çıktı.  Bu saldırıların arkasında “çoğunluk olduk, artık gücümüzü fiziksel hale
 dönüştürebiliriz” mi var acaba? 
 Bu Arada; Göz altına alınan 7 kişi hemen serbes bırakıldı. Anlayacağınız yapanın yanına 
kar kaldı.
Bu kavganın sonu ; Önce Sivas Katliamı bize gösterdi ki, bu tür düşünce tarzları göz
 kırpmadan ve son derece vahşi bir şekilde cana kıyabiliyor.İdil Biret konserini basmak, 
daha sonra da Tophane baskını bize bu düşünce tarzlarını yeniden değerlendrimemiz gerektiğinin
 önemli işareti olarak karşımıza çıkıyor.
Mustafa Kemal, bu konuda ne kadar haklı imiş... O'na düşmanlıklarının sebebi çok 
daha iyi anlaşılıyor bu günlerde.
 
BİR BAŞKA ÖTEKİLEŞME;
Kürt açılımı, Demokratik Özerklik ve Anadilde eğitim talepleri;
Ülkedemizde 12 milyonun üzerinde kürt kökenli vatandaşlarımız yaşadığını söylüyorlar. 
Bunun sadece 2,5 milyonu, “ Biz Kürt Haklarını savunuyoruz" diyen partiye oy veriyor.  
Bu partiye uani BDP’ye sorarsanız diğerleri Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllarca uyguladığı 
asimilasyon politikasına uğramış olanlar. Ancak tüm asimilasyona rağmen nasıl oluyorda 
hala “Kürt” oldukalını söyleyebiliyorlar. Ya Asimilasyon başarısız, ya da onlar sahte Kürt. 
Bir de geriye başka bir şık kalıyor ki o da; Türk olduğunu söyleyince hemen
 “faşist, şövenist “ damgası yemek yerine “Kürt” olma modasına uymayı tercih ediyorlar. 
Tıpkı bir zamanlar Sosyal Demokrat olmanın moda olduğu gibi.
Bu arada, Dalyan’a yerleşen bir İngiliz doğa sever bayan geçetiğimiz günlerde bir televizyon
 kanalında göğsünü gere gere, “Benim de artık TC nüfus cüzdanım var, vatandaşlığa geçtim,
Ben de artık Türküm” derken gözlerindeki mutluluk görülmeye değerdi.
Anadilde Eğitim, Demokratik Özgürlük kavramları  kim için isteniyor ? 
Aklıma çok basit bir soru geliyor ve cevap bulamıyorum. Daha böyle basit soruların cevabını 
bulamıyorken diğer zor, karmaşık 
sorularda ne yapacağız bilemiyorum doğrusu.
Tüm ülkeye dağılmış sayıları 12 Milyonu aşkın Kürt vatandaşlar için mi ? 
Eğer onlar için ise,   O zaman  onlar; gittikleri yerlerde iş ve aş bulabilmek için hangi 
dili konuşacaklar?  
Gittikleri yerleri yani Ankara, İzmir, Mersin, İstanbul, Antalya... gibi şehirleri
 yabancı ülke  (yurt dışı) ve Türkçe’yi de yabancı dil olarak mı görecekler?  Ya da Türkiye’nin 
herhangi bir şehrinden ülkenin, telep edilen şekli ile “demokratik özerk” bölgesine giden  Türk kökenli,
 Türkçe konuşan vatandaşlar, bu bölgeyi yurt dışı olarak mı görecekler..?  Eğer bu “Demokratik Özerk” bölge 
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parçası olacak ise aralarında zaten bir ortak dil olmak durumunda değil mi? 
Bu bölgede “anadilde eğitim almış” gençler; Mesela  Üniversite Seçme Sınavlarına hangi dilde girecekler? 
Gittikleri Türkçe eğitim veren üniversitelere nasıl adapte olacak, nasıl eğitim alacaklar. Yoksa onlar için bir 
Türkçe hazırlık sınıfı açılması mı istenecek sonra? 
Eğer anadilde eğitime Kütçe Üniversite’de dahili olacak ise ki olmak zorunda.
  Sonra bir adım daha bir adım daha derken birbirleri ile hiç bir iletişimi olmayan, 
olamayan iki toplum....
Aslında ülke ekonomistlerinin bir araştırma yapmasını isterdim... 
Bu gün “Demokratik Özerk” bölgenin ülke ekonomisine  katkısı ve bunun karşılığında 
bu ekonomiden o bölgeye aktarılan pay nedir? 
Tabi Buna yıllardır PKK için harcanan para da dahil edilmelidir.
 



0 Yorum - Yorum Yaz
Güzelleşiyor hayatım,
Her akşam güzelleşiyorum.
Bir akşam Balık, Rakı, Roka
Bir akşam Viski, Fındık, Yeşilzeytin,
Bir akşam Votka,Tonik
Bir bakmışsın biralamışım hayatı.
Votka, Rakı ve şarap
Biz bize
Güzel yaşıyoruz
 
 
NA 1 Nisan 2005


0 Yorum - Yorum Yaz
Balık hayat,
 
Balık gibi kadın
Yatağımda,
Kadın gibi balık
Soframda
Balıklama daldım hayata senle.
Acemi balık gibi avlandım ilk attığın yeme.
Balık gibi yani
Hayat balık
Ben balık
Ya sen
Mesela bana, seni tarif et deseler
Balık gibi kıvrak
Balık gibi estetik
Balık gibi, avlamak için uzman olmak gerek
Balık gibi, lezzeti burdan belli
Balık gibi, huzur verir
Balık gibi, bir türlü doyamazsın
Balık gibi, okyanus içinde olsa da farkedilir.
Yani sen balık
Ben mi???
Herzaman ki gibi 
Beni
Boşver
 
 
21 mart 2003


0 Yorum - Yorum Yaz
Aşık olmak mı?
Kime?
Neye?
Ne zaman?
Ben aşığım zaten,
Sana,
Yıllara,
Sevildiğim ve
Sevilmediğim günlere,
Aldığım nefese,
Alacaklı olmaya
                   sevgine,
içinde sen olan herşeye.
ve,
Borçlu olmaya
Seni sevmeye
 
 
NA
26 ekim 2004



0 Yorum - Yorum Yaz
Al sevgimi katık yap hayatına,
Değişsin lezzetler , değişsin tatlar
Kimi zaman huzur verir sevgim 
En yalnızlığına.
Hoyrattır aynı zamanda
Coşturur kimi zaman
En hüzünlü anında.
Katık olsun sevgim
Hayatın tüm anlarına
Tatlarına, hüzünlerine,
Aldığın nefes olsun kimi zaman,
Hisset tüm bedeninde
Omuz olsun yeri geldiğinde
Ağla başını yaslayıp
Sil gözlyaşlarını sevgime.
Ağaç olsun gölgesinde serinleyecek
İçin yandığında.
Al katık yap sevgimi
Sende ben olsun
Bende ki sen gibi.
 
NA 04 01 06


0 Yorum - Yorum Yaz

  Dr. Murat Kınıkoğlu bu kitabı ile sizlere Orta Asya'da gerek kültürel gerekse tarihsel muhteşem bir gezi tertiplemiş. Okurken kendinizi romanın kahramanlarından birnin yerine koyuyorsunuz ve olaylası sanki diğer kahramanlar ile birlikte yaşıyorsunuz.

Tarih ve macera meraklılarının okumları gerekli diye düşünüyorum.




0 Yorum - Yorum Yaz
İstanbul’u anlat bana sevgilim,
Karadeniz’den başla mesela.
İçine Anadolu Kavağı kat biraz,
Beykoz’da olsun tadımlık.
Hisarlarda tarih yazalım yeniden,
Götür beni Kanlıca’ya,
Ortaköy’de mola verelim
                             bira içimlik.
Üsküdar olsun yanımızda gizemleriyle,
Güneşi batır Salacak’ta.
Uzaktan bakalım ihanetler sarayına,
Unutmaya çalışalım
Vatana ihanet eden Osmanı’ları
Yada 
Bahçevanına dikeni batırıp kalbine ok atan gülleri.
Beşiktaş’a geçelim oradan,
Karaköy’e yürüyelim
Balık ekmek yiyelim Haliç’te ya da, Köprü altında
Topkapı’dan bakalım Körler ülkesine;
Kadıköy, Bostancı, Küçükyalı’ya
El sallayalım Kız Kulesi’ne
Gelip geçen vapurlara
İstanbul’da yaşıyanlara.....
 
Sevgilimi  anlat bana İstanbul.
Saçlarından başla mesela;
Kısa kesilsin kimi zaman
Omuzlarına dökülmüş olsun istersen
Gözleri ile gülüşünden bahset azıcık,
Dudak büküşü gelsin gözlerimin önüne
Hatta omuz sallasın şımarıkca hayır diyerek
Nazlanmasından bahset bana
Beğenmesin aldığım hediyeleri
Yenilerini beklesin
Erişilmez sevgiliyi anlat bana
Artsın özlemim her kelimede
Bir yanda sen,
                   ISTANBUL
Bir yanda o,
                   Sevgili
Sardınız beni
          SEVDANIZLA
NA 23 Şubat 2006



0 Yorum - Yorum Yaz
Sevgili gibidir İstanbul,
Özlemle doğar güneş
İstanbul’suz geçen saatlerine yanarak
Kızıl bir güneşle başlar güne
Huzur vardır gözbebeklerinde
Boğaziçi’nde Haliç’te.
Terkedişi ayrı bir hüzündür,
Güneş’in İstanbul’u,
Tıpkı sevgiliyi uykuya terkeden 
aşık gibi.
Istanbul gibidir sevgili,
Seveni çoktur,
Şımarıktır sevgili
Bilemez kendini gerçekten seveni,
Aşklar yeşertir kalplerde,
Kaybedince anlar sevgiliyi.
Dönmesini bekler hasretle!
Tıpkı Istanbul’un 
Güneşi beklediği gibi
 
 
NA
23 Eylül 2004 Urla



0 Yorum - Yorum Yaz
Doğmalı sevgiler dünyasına,
Sevinçten ağlamalı,
Varlığına şahit olanlar.
Ve sana can verenler.
Ve kanıyla besleyenler.
Büyümeli insan sevgiyle,
Sokaklarda oynamalı arkadaşlarıyla,
Düşmeli, 
Kavga etmeli zaman zaman.
Ağlayarak eve gelmeli,
                       yara bere içinde,
Sarmalı ana sevgisi yaraları
Onarmalı duygu boşluğunu
Güvende hissetmeli insan kendini
Ana kucağında,  baba ocağında.
Okula başlamalı merak ve heyecanla.
Yürümeli hergün okula, kar-kış demeden,
Üşümeli elleri, soğuk kış günlerinde,
Öğrertmenin yanında 
                         elini cebine koyamadığı için.
Gençliğini yaşamalı arkadaşları ile.
Kağıt oyunlarını tanımalı,
Konken ya da Hoşgin oynamalı 
Çay ya da kahvesine.
Harçlığı yetmemeli çoğu zaman yapmak istediklerine.
Dersler ağır gelmeli ilk aşkın heyecanına.
Arkadaşlık ağır basmalı aşktan,
Delikanlılık yıllarında.
Üniversite okumalı,
Tesadüfler, başarıyı getirmeli
Askere gitmeli vatana hızmet için
Derken çalışma hayatı başlamalı
ve
Üretmeli sevenler için,
Sevmeyi bilmeyenlere sevgi öğretmeli,
Çalışmalı insanlık için,
Güveni öğrenmeli
Güvensizlik kadar,
Hoşgörmeli yalanları ve hataları.
Olgunlaşmalı hayatın çarkında,
Ailesi olmalı
Eşi ve çocuğu ya da çocukları!!!!!
Öğrenmeli merak etmeyi,
Mutluluğu da tatmalı mutsuzluğu da
Hak vermeli annesine babasına
Üzülmeli geçmişindeki hataları için
Tatlı bir tebessüm oturmali yüzüne
Biraz hazin biraz muzur.
İhaneti tanımalı yaşamadan
Anlamalı dürüstlüğün değerini.
Hayatı anlam taşımalı
Sevdiği için,
Ürettiği için
Doğduğun  güne sevinmeli
Sen yaşadıkca sevdiklerin,
Dalmalı sevgiler deryasına
Yaşamalı delicesine 
Çılgınca kimi zaman,
Anılar biriktirilmeli 
gelecekte dayanak olacak.....
Anılar olacak bizle gelen,
Bir de dostlar!!!
Sevenler olacak bizle yaşlanan,
                             bir de umutlar!!!
Sevgi ek onlara 
                        Günü gelince derilecek.
Ve hatta
Terkedip dünyayı giderken,
Eserlerinle avunmalı
Tanıyan da , tanımayan da,
kısaca,
doğarken olduğu gibi!
Bırakıp giderken yaşamı,
Hafif gelmeli tabutun
Omuzunda taşıyanlara,
Ve sevinmeli sevenlerin
Ölümlü bedenin 
Ölümsüzlüğüne.......
 
NA
Aralık 2004



0 Yorum - Yorum Yaz
Mecbur değilsin
Beni sevmeye,
Ne sever gibi yap
Ne sevmeye çalış.
 
Mecbur değilsin
Çevrene, topluma.
Ne seni yönetmesine izin ver,
Ne uymaya çalış.
 
Mecbur değilsin bana.
Ve yaşadıklarımıza.
Ne geçmişimize esir ol,
Ne unutmaya çalış.
 
Mecbur değilsin sevgime
Ne kederlen halime,
Ne karşılık vermeye çalış.
 
Mecbur değilim hayata,
Gün gelip gideceğim.
Ne hayalimle yaşa,
Ne de bensizliğe çalış.
 
 
NA
3 Temmuz Cumartesi  2004



0 Yorum - Yorum Yaz
iki elim kanda olsa yanında olurum.
omuz olurum başını koyman için
Kucak olurum içine sığınman için
mendil olurum gözyaşını saklaman için
sevgi olurum seni sarmak için
Sevdan olurum içini ısıtmak için
ordun olurum seni korumak için
 

NA 13.10.05




0 Yorum - Yorum Yaz
Can ,
Bende değil ,
Sendedir.
Cana can katan
Cana hayat veren
Pınar gibidir sevgin
Kimi zaman Zehir
Kimi zaman huzur
Kimi zaman aşk 
Damlar pınarından
Zehir aşk!
Aşk zehir gibidir damarda
Kimi zaman beyni vurur
Kimi zaman  
Kalbi
Darbe ikisine keldiğinde
Can bende değil
Sendedir
 
 
9 Ocak 2004
Numan



0 Yorum - Yorum Yaz
Büyümeyen çocuk
 
Bak seni çağırıyor
Dışarda biryerlerden
Bir çocuk!!!!
Sesi Hiroşima’dan geliyordu bir zamanlar
Hani Nazım’ın tanıştırdığı....
Hava soğuk
Hava yağıyor......
Yağan ne yağmur nede kar!!!
Kurşun gibi Ölüm yağıyor....
O Aç
O üşümüş
                             O çaresiz
Ölüm çağırıyor hemen yanıbaşında
O korkuyor birşeylerden çığlık çığlığa!!!!!
Ölümü bile bilmeden...
 
Dünyayı dolaşmış!!!
Hiroşima’dan ayrılalı büyümemiş
Nazım’ın dediği gibi
Hala çocuk 
O yorgun
Sen!!!
Sen duyarsız
O açmış kollarını
Seni bekliyor
Sırtı ölüme dönük
Gözleri yaşlı
Umutla sana bakıyor...
Toz duman arasından...
Elinde Şekeri
Henüz yenmemiş
 
NA 17,01.09


Bir dostluk öyküsü bu
Bir kış gecesi
Kadıköy’de başlıyan.
Üç kişiydik
Yüzlercesi arasında,
Biri Adana’dan biri Çorum’dan
Ben garibim Malatya’dan
Buluştuk bir Kadıköy akşamında
Aylardan Şubat ve soğuk bir kış
Sene 1977
Günlerden öylesine bir gün
Çamur, Yağmur ve ceplerde bile donmuş eller
Çok gerilerde kalmış bir takvim yılında
Sigara dumanıyla ısınmış bir Kadıköy vapuru
Buluşturdu bizi Kadıköy’de.
Dost koktu o gece Kadıköy
Dostluk rüzgarları esti 
Derin derin,
Isındı İstanbul
Bu üç yönden esen sıcaklıkla.
Kim demiş yalnızım İstanbul’da
Kim demiş işsizim,
Ya da parasız
Servet hatta  define buldum ben,
Taşı toprağı altın olan İstanbul’da
Dost buldum.
Hayata bağlandım
İstanbul’u sevdim o gece
Ben memur onlar memur
Aybaşı gelmezdi bir türlü.
Eğlenceler birlikte, hüzün birlikte.
Birlikte doyduk
birlikte paylaştık işsizliğimi.
Yeni işe birlikte kadeh kaldırdık.
Başarı öyküsü yaşadım onlarla
tanrının ödülü idi bu
başarıyı birlikte alkışladık
onur olduk
gurur olduk
dost olduk
birbirmize.
 
18 Haziran 2005
Çamlıca



0 Yorum - Yorum Yaz
Aşık olmak mı?
Kime?
Neye?
Ne zaman?
Ben aşığım zaten,
Sana,
Yıllara,
Sevildiğim ve
Sevilmediğim günlere,
Aldığım nefese,
Alacaklı olmaya
                   sevgine,
içinde sen olan herşeye.
ve,
Borçlu olmaya
Seni sevmeye
 
 
NA
26 ekim 2004



0 Yorum - Yorum Yaz
Alacaklı çıktı sevgim.
 
Bedel ödedim hayatım boyunca,
Doğduğum gün
Annen bu Baban bu dediler
İstermisin diye sormadan
Ailen bu dediler
onlar karar verdi hangi okula gideceğime
nerde büyüyeceğime
karşılık olarak sevmekti bedeli
onları sevmeliydim
ve sevdim de!!!!
büyüdüm
arkadaşlarımı kendim seçtim
onları da sevdim
en kolay şeydi sevgiyle bedel ödemek
okulumu seçme şansım yoktu
üniversite yıllarımda
sen buna layıksın becerinle ve bilgine dediler
iş hayatına girerken de seçemedim
işi kim verdi ise kabul ettim
sevmem gerekiyordu işimde başarılı olmak için
başarının bedeli de sevmekti
Eşimi kendim seçtim
Sevdiğim için.
Sevgiye bağlıyıdı  herşey 
Tabi bedeli ile beraber
sevginin bedeli.
sevgi alacaklı çıkmıştı hep
kimi gün oldu 
saklandım günlerce insanlardan
Kimi gün oldu
Yalnızlığa sığındım.
Sevgim için.
Ödemeye değerdi bu bedel
Hak ediyordu  sevgi bu bedeli.
Bilmeden daha neler ödeyeceğimi
hala sevgimin bedelini ödüyorum
daha ne kadar borçlandım bilmeden
yaşadıkça ödenecek bir borç
alacaklı olmadan
 
 
 
28 Ekim 2003



0 Yorum - Yorum Yaz
kimi zaman ellerim terleyecek heyecandan
kimi zaman kalbim dururcasına çarpacak meraktan
ellerim seni arayacak tutmak için
gözlerim, hayallerime dalacak susmak için
Dil konuşurmu ki? eğer susmuşsa gözler
 
NA
5 ocak 2010

 




0 Yorum - Yorum Yaz

Din, Meshep ve Tarikatlar; İnsanlık tarihinin en gizemli olayları  olmuştur. Bu kitabı okuyunca, bu anlayışın 11. ci yuzyıldan bu güne kadar hiç değişmediğine bir kez daha şahit oluyorsunuz. Batıniler ve İmamları Hasan Sabbah hakkında önemli bilgileri içeren, romansı bir anlatımla yazılmış bir kitap. Meraklısına önerilir....

Tarikatlar 11.ci yüzyılda ne iseler, bu günde aynı bir değişim yok....

Okurken sıkılmayacağınız bir kitap




0 Yorum - Yorum Yaz

 

  1. İzmir Suikasti sonrası ve Mustafa Kemal- 31-09-2011
  2. Genelgeyle Devrim Olmaz-20-8-2011
  3. Kurtdereli
  4. Atatürk ve Fransız Elçi-Laiklik- 25-2-2011
  5. Atatürk ve Nazım Hikmet- 11-2-2011
  6. Atatürk ile İsmet İnönü 9-1-2011
  7. On Dakikada Silerler-15-12-2010
  8. İnsanız be Birader 14-11-2010
  9. Büyük Adam Olmak 24-10-2010
  10. Gazete Kağıdı ve Sigara 10 Ekim 2010
  11. İngiliz ordularının İzmir'den çekilişi (28 Eylül 2010)
  12. Atatürk'e 1 Milyon Lira ödül  (12 Eylül 2010)
  13. Atatürk'ün Aydın Yüzü (anı izlenim)
  14. Atatürk ve Avrupa Briliği
  15. Milletim Rahat Uyusun
  16. Çanakkale'de ne işi varmış-Göreve Saygı
  17. Doktor Hikmet Baran


   

Devlet yönetimine talip olanlar için en önemli ödül, başarının taktiri olmalıdır.  Taktir etmek demek maddi olarak ödüllendirmek demek değildir. 

İşte bir devlet adamı ve taktir etmeyi madde ile ölçenlere önemli bir ders;

 

Milletvekilliğimin ilk yılında, bir öğleüstü, Yakup Kadri ile beraber Meclis'e gelmiştik. Dış bahçe kapısı ile iç kapı merdiveni arasında birkaç milletvekili bize kanun teklifi imzalatmak istediler. Okuduk. Teklif aşağı yukarı şu idi "Hidemat-ı vataniyesine mükafaten Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine 1 milyon lira ihdas edilmiştir."

   İmzalayanlardan bazıları belki pek iyi niyetliydiler. Muzaffer komutanlarını para ile mükafatlandırmak İngilizlerin adeti değil miydi? Sonra Mustafa Kemal devrimler yapacak ve devrimler düzenini memlekette kökleştirmek ve korumak için büyük partiyi teşkilatlandıracaktı. Bunun için para lazımdı.

   Beynimizden vurulmuşa döndük. Sanki zafer ve onun bütün şanları ve şerefleri satılığa çıkarılmıştı. Kuvay-ı Milliye devrinde İngiliz entelijansiyası adına -hareketin başından ayrılmak şartıyla- Mustafa Kemal'e büyük bir para ve İtalya'da bir villa vaat edilmişti. Bu da böyle bir şeydi. Gazi Mustafa Kemal'i devrim tarihinin ilk günlerinde suikastların en alçakçası ile öldürmek demekti.

   Gazi'nin haberi olup olmadığını düşünmeden reislik odasında kendisini bulduk. Hamdullah Suphi heyecanlı sözleri ile hepimizin ıstıraplarını anlatmaya çalıştı.

Gazi:

-Hiç haberim yok.. Küstahlık etmişler, teklifi bana buldurunuz dedi. Getirtti ve yırttı.

 

Kaynak: Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Sayfa: 524-525

    




0 Yorum - Yorum Yaz

Politikacı Olmanın

Dayanılmaz Hafifliği;Öyle bir ülkemiz var ki, her yıl bir seçim kargaşası ve bunun doğurduğu bir siyasiler savaşı yaşıyoruz. Öyle bir savaşki hiç bir siyasi “Ben senden daha iyiyim çünkü benim şu vasıflarım var” demiyor, tam tersine “sen benden daha kötüsün, daha yalancısın, daha hırsızsın”. Tam bir çamur savaşı. Biribirlerine çamur atarak bir iktidar kazanma savaşı içerisndeler. Sıçrayan çamurun bizi kirlettiğinin farkında değiller malesef. Kirlenmiş bir seçmen, ne kadar temiz siyasi seçer o da ayrı bir sorudur malesef. Bu Pazar Anayasayı oylayacağız. Aslına bakarsanız oylayacağımız şey Anayasa mı,  ben bundan pek emin değilim.Önümüzdeki tabloya bir bakalım, 
  • Bu yılı Anayasa oylaması meşgul ediyor,
  • Önümüzdeki yıl Genel Seçimler,
  • Sonra Cumhurbaşkanlığı,
  • Sonra Belediye
seçimleri... Bu sırayla baktığımızda aslına bakarsaniz biz 
  1. AKP,  Genel seçimlerde nasıl bir oy potansiyeline sahip, onun bir denemesini yapıyor. Böylece eğer iktidara tekrar gelirse, nasıl bir gücü olacak ona bakıyor,
  2. Başbakan Erdoğan’nın Cumhurbaşkanlığı yolundaki planında herhangi bir düzenleme yapması gerekliliği değerlendirilecek,
  3. BDP’nin  Kürt Halkı’nı  ne kadar temsil ettiği ortaya çıkacak,
  4. Kılıçtaroğlu’nun CHP ye ne kadar oy kazandırdığı gözlemlencek,
  5. Başkanlık sistemine!! gidilen yolda başka ne gibi hukuki engeller kalıyor onlar değerlendirilecek.
 6 Eylül 2010 


0 Yorum - Yorum Yaz

 

Ocak 2014

 Mehmet ile Fatma

Mehmet ile Fatma

 

Kifayetsiz kelimeler

 Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,

 İki Mustafa Kemal vardır

 Farkında mısınız, Mustafa Kemal Atatürk adı gittikçe daha az kullanılıyor.
İlgimi çekti Neden Acaba? Kısa bir bilgi tazeleyelim.

 Tarihten  bir şiir

 Baştan başa yıkım. Kahkaha öldü. Gülen yok.
Ülkenin dört bucağında çığlık ve inilti...
Anayurtta yabancı oldu Mısırlılar.

 Neden Ölüyoruz

 Hiç düşündünüz mü her gün onlarca şehit veriyor yüzlerce yürek kan ağlıyor Peki Neden?

 Mesleki Yeminler

 Yaşamın bir bedeli vardır. Bu bedeli değişik şekillerde bize fatura eder. Biz bu faturaları öderken de değişik araçlar kullanırız. Kullandığımız araçlardan bir tanesi de “para”dır. Ülkemizde biz buna Türk Lirası diyoruz. Son günlerde de yeni bir logo ile tanır olduk ” ¨ “ .

 Mektupların Dili, Ya da dile gelen mektuplar

 Henüz Mayıs ayının başlarındayız. Yazımı dergiye göndermek için daha çok vaktim var ama, bu gün aldığım mektup beni çok düşündürdü ve ben de sizlerle paylaşmak için beklemenin bir anlamı olmadığını düşündüm.

 İyi İnsan Olmak

 Nedense hayatımızda böyle bir terim var: “İyi İnsan”. Bazıları ise, bu deyimi farklı iki kelime ile söyler. Onlar, “Güzel İnsan” der.

 ,

Subliminal

 İnternet’e sordum: Subliminal nedir ?
Dedi ki;

 

Başarısızlık öyküsü

"Hedefi olmayan gemiye, rüzgar fayda etmez”. 

 "Başarısızlık da bir başarı öyküsüne dönüşebilir, insan eğer hayata bakış açısını doğru bir eğimde tutarsa”

 

Gecenin matemi çökmüş gözlerine

 

Gecenin matemi çömüş gözlerine,
Ne olur ıslak ıslak bakma öyle,
Saçını dök sineme derdini söyle
Ne olur ıslak ıslak bakma öyle.

 

Pakize at the water

 Soru               : Türkiye hangi yarımkürede ?
Cevaplar        : Orta yarımkürede—Kuzey-Güney yarımkürede—Ay hatırlayamadım.......

 

Anama mektup

 Zaman geldi yaş aldım
Kendimce herşeyi öğrendim sandım
Utanmadım bir de çok bilir oldum
Senin ne bilge olduğun
Bilmeden ana.

 

Yaşamın resmini çizer misiniz?

 Çok uzaklarda değil, hemen şuracıkta duruyor. Hani elimi uzatsam yakalayacağım dediğimiz mesafe var ya! İşte o kadar uzak....

 

İki mektup ve bir mesaj

 Bu gün yine yazmak için makinamın karşısına geçtiğimde, hala akşam yaşanan yeni bir oniki şehit haberi ile sarsılmış durumdayım.
İçim yanıyor. İçimiz yanıyor ve ben inanıyorum ki, PKK denen örgüt ülkemizdeki Kürt meselesini çözmek yerine, kaşımak ve her geçen gün yeni sorunlar yaratarak çözümünü engellemeye çalışmakta.

 HİÇ YAZASIM YOK

 İçimden hiç yazmak gelmiyor. Oysa ne güzel başlamıştı yazın ilk günleri benim için. Uzun yıllar emek vererek yazdığım kitabım değişik medya gruplarının kitap ilavelerinde yer bulmuş ve bu sayede daha çok okuyucu ile buluşma şansı yakalamıştım.

 

Bu yıl yaz bir türlü gelemedi

 Ülkemizde düzenlenen en büyük para ödüllü (50.000 ABD doları), Uluslararası Bayanlar Tenis Turnuvası, İstanbul Tenis Kulübü tesislerinde yapılacak. 22 Ağustos ta başlıyacak turnuvaya WTA sıralamasında ilk 100 içerisinde birçok tenisçinin katılacağı bir turnuva.

 Komik-i felsefe mi desem, yoksa felsefe-i komik mi?

 Şu sıralar hangi ‘Tarihi araştırma’ kitabını okusam, adres dönüp dolaşıp ülkenin bu günkü durumunu işaret ediyor. Bir de şu günlerde ülkenin seçim sath-ı mahallinde olduğunu düşünürsek ve buna siyasi liderlerin meydanlarda konuşurken seçtikleri konuları, sözcükleri, ifade tarzları ve ses tonlarını eklersek, karşımıza çok özel durumlar çıkıyor.

 

Kredi kartı

 Bu gün 25 Nisan 2011. Bu sabah ofise gelirken arabada günlük işleri düşünerek bir düzene sokmaya çalışıyordum. İlk sırada, bu ayki yazacağım konu vardı. Dün çok yorucu olmasına rağmen bir o kadar da eğlenceli olan bir doğa yürüyüşüne katılmış, keyifli anılarla dönmüştüm. Sizlerle Fevziye köyünü, daha sonra Keramet Tepesi’ni...

 Geçtiğimiz ay, yurttan ve Dünyadan

 Tarihler 8 Mart 2011’i gösterdiğinde, bütün dünya kadınları güne umutla başladılar. Analar, bacılar, eşler, sevgililer, gün onların günüydü... Hiç olmazsa yılda bir gün kendilerinin önemli olduğunu duyumsayacaklardı. Peki bu duyguyu onlara kim yaşatacaktı? Biz erkekler

 

 

İçinizde beni tanıyanınız var mı bilmiyorum. Ben, “Şam'da Bir Mardinli” romanında yaşam bulmuş bir roman karakteriyim.

 

Ne dedim, ne anladın?

 Yer:                 İstanbul Atatürk Havaalanı
Tarih:             
17 Ocak 2011
Konu:              Nasıl şartlanmışız...

 Gün batımı İstanbul’u…

 Akşam üzeri… İstanbul; güneşin batışına yakın yine yeni renklerle donatıyor tablosunu. Kızıllık; ta Marmara’nın en uzak noktasından, mavi kırmızı bir renk karışımını sermiş Boğaz’ının üzerine, bulutlara dek yükseliyor… Vapurların köpükleriyle denizin üzerinde kesintiye uğrattığı kızıllık,

 Keşke mi Yoksa Bir dahaki sefere mi?

 Ağlayarak geliriz dünyaya, doğumumuza sevinen insanların gülen yüzleri arasında. Herkes bir mutluluk tablosu çizer. Hani Nazım’ın, “Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” dediği gibi...
Bizi dünyaya getiren ana çizmiştir o anda bu mutluluk tablosunu, tabloda ağlayan sadece yeni doğan.

 Şam'da Bir

Mardinli

 “Anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzden sonra gelen.....”diye anlatır Nazım kadınlarımızı.
Haksızlığa karşı bir başkaldırı… Güçsüzlük ve çaresizlik… Ve, sonunda kaçış

 Kelimeler üzerine yorumlar

 Her doğan günün bize umutları iyilikler getirmesini dileyerek uyanır ve yatağımızdan öyle kalkarız. Hemen hemen hepimiz için, “GÜNAYDIN” ilk kullandığımız kelimedir.

  Bizim köyün halleri; Eylül 2010
  Dursun mu, durmasın mı? AĞUSTOS 2010 Geçtiğimiz günlerde karşılaştık Dursun’la. Görüşmeyeli yıllar olmuştu. Aynı lavaboda yüzümüzü yıkarken, aynı aynaya bakıyorduk. Önce birbirimize tebessüm edip selamlaştık. Sonra çok eski bir dost gibi bana sarıldı ve anlatmaya başladı. Belli ki, içi kararmıştı konuşmak istiyordu. O anlattı ben dinledim.
 

Bir “Dinazor”dan mutluluk notları

TEMMUZ 2010 

  • Beşiktaş, peş peşe transfer bombası patlatıyor.
  • Fenerbahçe ...’yi renklerine bağladı.
  • GS ... için ... milyon avro’yu gözden çıkardı.

 

     Haziran sayımızda, sevgili editörümüz ve can arkadaşım dergimiz yazarlarına övgüler yağdırmış ve beni de sektörün “dinazor”larından biri olarak tanımlamış ki, haklı. Ben de zaten haddimi bilerek teknoloji konularında yazmaktan elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyor bu konuyu gençlere, uzman ellere bırakıyorum                                                      

 

Biz kimiz?

 HAZİRAN 2010

Mayıs ayı yazımı okuyanlar belki hatırlarlar. Yazımı, “Biz kimiz?” diye bir soru ile bitirmiştim.
Şimdi isterseniz “Biz Kimiz?” sorusuna yakından bakalım.
Forbes dergisi Mayıs sayısında ülkemizde en çok kazanan yazarlar
 

 Ben... im

 MAYIS 2010

 Benim Bakanım, Benim Özel Şube Müdürüm, Benim Milletvekilim, Benim Elemanım...
Ya da bir başka konuşmadan alıntılar
 

Komplo teorileri

 NİSAN 2010

 Hepmizin e-posta kutusuna kimi zaman eğlenerek, kimiz zaman hüzün, kimi zaman ise endişe ile okuduğumuz fıkra ya da anektodlar gelir. Bu günkü yazıma konu olan anektodu da ben bu tür düşünce ile okuyup, yazanın hayal gücü ve benzetmelerine bırakmıştım.
 

Antonio Meucci

 MART 2010

 Adam yıllarca kendi icadının Alexander Graham Bell tarafından icad edildi diye bilinmesine ses çıkartamamıştı. Neyse ki ölümünden 113 yıl sonra iade-i itibar yapılarak telefonun asıl mucidinin kendisi
 

 Dostluk öyküsü

 ŞUBAT 2010

 O artık emekli biri, 34 yıl önce muhaberat memuru olarak girdiği bankasından bu ay itibarı ile emekli oldu. Tam otuz dört yıl. İstanbul bu dönemde otuz dört kış, otuz dört yaz gördü

 

 

 Ülke ve Kardeş

 OCAK 2010

 Bir İki Üçler,
Yaşasın Türkler.
...
....
Yedi Sekiz Dokuz
…lar Domuz.
 

 Telepati

 ARALIK 2009

 Okumakta olduğunuz derginin adı Telepati. Bu kelimenin Türk Dil Kurumunu sözlüğündeki anlamı, “Birinin düşündüklerini veya uzakta geçen bir olayı hiçbir bağlantı olmadan algılama, uza duyum.” Eğer iletişim için bu yolu yani Telepati’yi kullanıyorsanız sorun yok ama, ya kullanmıyorsanız!
 

 Devlet’in hizmeti, doğanın hikmeti…

 KASIM 2009

 Sene 1974 mü yoksa 75 miydi çok net hatırlamıyorum. Ben Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde matematik tahsili yapıyorum. Öğrenci olayları henüz hızını kesmemiş, okullarda öğrenime sık sık ara veriliyor.
Mevsimler geçiyor. Kara kış, kar ve yağmuru Karadeniz ve
 

 Suç ve ceza

 EKİM 2009

 Her zaman yazıyorum, söylüyorum balık hafızalıyız diye. Şimdi siz bu yazıyı okuduğunuzda yaşadığımız sel felaketinin üzerinden yaklaşık bir ay geçmiş olacak. Can acısı olan için için yanacak, mal kaybı olan,
 

 Özür diliyorum;’

 EYLÜL 2009

 Son dönemlerde moda olan bir çok şey var. Ama bu moda olan şeyleri kılık kıyafette ararsak sanırım çok yanılmış olacağız. Son bir kaç yıldır moda olan şeylerin hepsi siyaset meydanında, değişik sosyolojik kavramlar altında karşımıza çıkıyor.
 

 ’Cumhuriyet imkân demektir‘’

 AĞUSTOS 2009

 Mevsimi geliyor gene, siz bu yazıyı okuduğunuzda Ağustos ayının ortalarına doğru gelmiş olacağız. Önce aylık dergiler, sonra haftalık ve daha sonra günlük dergiler ile başlayacak olan Atatürk ve onun zaferleri süreci, Ekim ayında Cumhuriyet
 

 Suçlu kim?

 HAZİRAN 2009

 Geçen ayki yazımın ilk paragrafı bu ay maalesef geçerliliğini aynen koruyor. Ama bu defa konu başka: “Mardin’de 44 kişinin katledilmesi“. Bu olayın ardından hemen aynı film yeniden gösterilmeye başlandı. Yeni bir olay olana kadar bu filmi izleyeceğiz şimdi de.
   

İki olay, iki fıkra

MAYIS 2009
 Mart ayı sonunda ve Nisan ayı başında birbirini takip eden iki önemli olay yaşandı ülkemizde. Siz bu yazıyı okuduğunuz sıralarda belki de konu iyice önemini yitirmiş olacak
 

 O meşhur şarkı!

 NİSAN 2009

 1983 Yılı Temmuz ayında başladım NCR’da çalışmaya sonra araya bir Sağlık Sektörü tecrübesi girdi ve 1997 yılında geri döndüm. 2000 yılı sonunda bölge görevi aldığım günden beri bol bol seyahat eder oldum.
Bu arada yazılarımı kimi zaman uçakta, kimi zaman bulunduğum yerdeki otel odasında yazdım. Duygularımı ve bilgilerim
 

Kaderci bir toplumuz

 MART 2009

 Genelde ailece gezmeyi severler; üçü bir arada, kızları doğduğundan beri hiç yalnız seyahate gitmediler bir gezi hariç. O henüz çok yeni bir dünyalı iken. Yeni geldiği dünyayı tanımaya çalışırken Anne ve Baba
   

Şeker de yiyebilsinler

ŞUBAT 2009
 Tarih 5 Ağustos 1945 Pazartesi, kızımız hafta sonunu ailesi ile geçirmenin huzuru ile yatağına yatmıştı, akşam annesi ve babası konuşurken savaşlardan bahsetmişlerdi ama, küçücük aklı
 

 Mutlu Yıllar!

 OCAK 2009

 Ocak 2009 artık yeni bir yıl geldi, Hala etkisini üzerinden atamadığımız, Afganistan ve Irak savaşlarının en önemli sebebi yada mazereti olarak gösterilen 11 Eylül olayının üzerinden 7 (Yedi) yıldan fazla bir süre geçti. O gün hayatta olmayanlar bu gün okula başladılar...
 

 Mustafa

 ARALIK 2008

 Bu yazının başlığı Numan olsa ve Numan'ı anlatan bir yazı olsa kimi ilgilendirir? Ya da birileri çıkıp Numan'ın insan yönünü belgesel yaptım dese, kim merak eder ki Numan'ı? Sonuçta o da bu gün yaşayan
 

Teknoloji, insani değerler, hizmet... 

  KASIM 2008

 El telefonu kullanımındaki en önemli sebeplerden bir tanesi, istenildiği anda ulaşılabilmek ve ulaşabilmektir. Herkes size bir tuş çevirimi kadar yakındır artık. Temel felsefe budur
 

Görev ve sorumluluklar,

 EKİM 2008
 Dünya son derece önemli bir ekonomik kriz yaşıyor. Amerika'da aylardır süren bankalar krizi son günlerde en tepe noktasına ulaştı ve en önemli bankalarından biri iflas ilan etti. Bir başkası rakip bir banka tarafından satın alındı
 

 Yaşam için öğütler

 EYLÜL 2008

 Ağustos, havaların en sıcak olduğu ve hemen herkesin tatil için dört gözle beklediği bir ay. Kimimiz yaylalara serine, kimimiz deniz kenarında turistlerden yer bulabildiğimiz ve onların ödediğinin iki mislini ödediğimiz tatil köylerine kapağı atarız.
   

Biten kölelik devri...

AĞUSTOS 2008
 Hani televizyonların siyah/beyaz olduğu dönemlerdi. Renkli seyrettiğimiz tek maçın Beşiktaş / Altay maçı olduğu dönemler.. Herkesi ekran başına toplayan o önemli bir kaç dizi... Kökler, bir başkası Köle İzaora..
   

Memleketim…

TEMMUZ 2008
 Bu gün, yani 26 Haziran sabahı herkes dün akşamki Almanya maçını konuşuyor. Futbol milli takımımıza ve hocasına binlerce övgü ve teşekkür yazılıyor. Ne kadar açız başarıya ne kadar özlüyoruz güzel şeyleri.
 

 Nasıl bir milletiz?

 HAZİRAN 2008

 Balık hafızası' olan bir milletiz.
“Atın ölümü arpadan olsun diyerek” AIDS'in bile bize bir şey yapmayacağını düşünecek kadar safız!
Herşeyi, "Devlet Baba yapar" deyip sorumluluğu başkasına atacak kadar tembeliz...
 

Bahar ve İstanbul, 

  MAYIS 2008

 Yoğun bir seyahat programı ile dolu bir kış sezonunu geride bıraktığım şu günlerde, hafta sonu bir boğaz turu yapma şansını yakaladım.
Ne de özlemişim hani!
 

 İlginç bir seyahat öyküsü

 NİSAN 2008

 Uzun yıllardır sürdüğüm uluslararası görevim nedeni ile zaman zaman yoğun bir seyahat trafiği yaşıyorum. Zaman zaman hiç planlamadığım ve hatta aklıma bile getirmediğim seyahatleri de yapmak durumunda kalıyorum.
 

 Üç tepeler

 MART 2008

 Burası kocaman yeryüzünün herhangi bir yarım küresinin herhangi bir noktasında; etrafının herhangi bir yanı denizlerle çevrili, bazı komşularının topraklarında gözü olduğu açık ve net gözlemlenebilen, herhangi birimizin mensubu olduğu ülkelerden biri. Bu ülkede de diğer ülkeler gibi bir çok tepeler mevcut. Bu tepelerin kendine göre yaşamları, kavgaları sevinçleri var.
 

 Anlayana çok şey anlatan bir kitaptan seçmeler…

 ŞUBAT 2008

Yıl 1923 ve İzmir İktisat Kongresi toplanıyor. Mustafa Kemal burada yaptığı konuşmada şöyle sesleniyordu.
Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye üstün hakları olan bir yere sahipti.
 

Spor ve sosyal ilişkilerimiz

 OCAK 2008

  İnşaat Sektörü her gün gelişen bir anlayış içerisinde yeni projeler üretiyor ve öncelikle biz İstanbul'da yaşayanlara, çok daha konforlu ortamlarda yaşama fırsatı sağlamaya çalışıyorlar.
 

Bir özgeçmişin yansıttıkları

 ARALIK 2007

 Her şey yolunda gidiyordu, İşler oldukça güzeldi ve ekip olarak, bu yılki planlarımız tutturabileceğimizi hesaplıyorduk. Başarılı bir yılı geride bırakmanın hazırlıkları ile son çeyreğe girdik. Ancak Murphy'nin
   

Annelerimiz

KASIM 2007
 Hani bizleri kanıyla besleyen ve can veren hayatımızı borçlu olduğumuz annelerimiz. İlk öğretmenimiz. Yaşamımızdaki dokunabildiğimiz, sarılabildiğimiz, sığınabildiğimiz o geniş yürekli bitmeyen sevgi kaynağımız. Annelerimiz.
 

 Sır

 EKİM 2007

 Toplum olarak fazla meraklıyız. Aslında birazda zamanın değerini bilmeyen bir toplum olduğumuzu söylemek gerek sanırım.
  Ankara'nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak... EYLÜL 2007 Ankara türküsü böyle başlıyor. Son aylarda Ankara oldukça fazla kamu oyunu meşgul etmeye başladı. Hoş Ankara, başkent olduğu günden bu yana sürekli gündemde olmayı başardı.
 

Anlayana çok şey anlatan bir kitaptan seçmeler…

AĞUSTOS 2007

 Yıl 1923 ve İzmir İktisat Kongresi toplanıyor. Mustafa Kemal burada yaptığı konuşmada şöyle sesleniyordu.
Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye üstün hakları olan bir yere sahipti. Devlet ve hükümet, dış yatırımların jandarmalığından başka birşey yapmamıştır.
 

Asırlık Öykü, 

 TEMMUZ 2007

 Yıllar önce Behçet, okumak üzere evini terketmeye karar verir. Yıllar önce dediysem öyle beş yıl, on yıl, kırk yıl değil tam bir asırdan bahsediyorum. Evet, Behçet daha birinci dünya savaşı başlamadan, Osmanlı son dönemlerinde iken.
 

Futbol mu? Aman istemem!

HAZİRAN 2007

 Hani bazen insan yaşadığından, yada gördüklerinden dolayı utanır ve böyle bir olayı yaşamamış olmayı, ya da görmemiş olmayı ister ya, işte öyle bir gündü geçtiğimiz Cumartesi akşamı. Bende herkes gibi Fenerbahçeli arkadaşlarımla oturmuş maç seyredecek ve eğlenecektim.
 

 Sizi bilmem ama..!

MAYIS 2007

 Ben orada idim. Kimi gazetelerin yüzbinlerce diye tanımladığı kimi TV kanallarının onbinler dediği kişilerin arasında idim. Tüm ailece orada idik. Biz milyonlarca kişiydik...
 

Teoriden pratiğe 

 NİSAN 2007

Gene bir aile sohbeti, kızımla sohbet ediyoruz. Konu her zaman olduğu gibi ülkemiz ve sorunlarımız. 19 yaşında pırıl pırıl bir genç. Ülkenin geleceğini düşünüyor ve onun hakkında yorum yapıyor.
 

 … Vadisi,

MART 2007

 Geçtiğimiz yıl oldukça fazla ilgi uyandıran bir yerli dizi yeni bölümleri ile tekrar çekilip TV'de gösterime gireceği gün kızılca kıyamet koptu.
 

Sevgili Merih,

ŞUBAT 2007

 Desene iş çok ciddi. Sadece amatör duygularla yazmaya başladığım yazılarımın 100.000 (yüz bin) kişi tarafından görülmesi. Okunuyor olması konusunda bir iddiada bulunmayacağım ama, bir %10 desek gene de nereden baksan
  ADSL ile Mutlu Yıllar…OCAK 2007 Yeni bir yıla Kurban Bayramı ile birlikte giriyoruz. Ne dersiniz yeni yılı mı kurban edeceğiz, yoksa yeni yılda gene kurban biz mi olacağız?
 

Markopaşa

ARALIK 2006

1946 yılında yayın hayatına 22 sayı devam edebilmiş bir dergi, Aziz Nesin'in başyazarlığını ve tüm organizasyon sorumluluğunu üstlendiği, Sabahattin Ali'nin yazıları ile süsleyerek destek verdiği bir gülmece dergisi. 1946 yılında yayınlanan bu dergi Hıfzı Topuz'un o güzel anlatım dili ile “Başın Öne Eğilmesin”
 

Gençliğe Hitabe

KASIM 2006

 Hemen hemen her yazımda benzeri konulara yer veriyor ve kurtuluşu gene Atatürk'ün ya sözlerinde yada bizlere birer ders olacak davranışlarında arıyorum. Arıyorum öylesine ileriyi gören, öylesine dünya olaylarını değerlendirebilen bir lider dünya tarihinde yok.
 

Tarihten günümüze düşen bir gölge

EKİM 2006

 Hani bir terim kullanırız, “Kabak tadı verdi” deriz. Bu terim artık bu günlerde, şu Avrupa Birliği konusunda yazılanlar ve konuşulanlar içinde artık söylenecek noktaya geldi.

Yok uyum yasaları, yok düşünce özgürlüğü yok demokrasi

 

 Hangimiz daha …

 EYLÜL 2006

 Ağustos ayı geldi milli duygularımız yerinden oynadı ve Geçtiğimiz günlerdeki milli maç nedeni ile yeni bir boyut kazandı. Fenerbahçeli futbolcu Mehmet Aurello milli takıma alınamazmış, o milli olma ruhunu yansıtamazmış..
 

 Adsız yazı…

AĞUSTOS 2006

 Kadınlarımız, üzerine şarkılar yazdığımız, uğruna cinayet işleyip ağıtlar yaktığımız kadınlarımız. Öbür yarılarımız. Hayatımızda olmadıklarında kendimizi yarım hissettiğimiz varlıklar. Tüm bunların ötesinde ANA'larımız.

 

 
 

Yaşamdan üç kelime

 TEMMUZ 2006

  Bu kelimelerin anlamları ne idi ve biz ne amaçla kullanıyorduk. Ya da bu kelimeleri kullanırken bile, ne kadar kendi davranış ve düşüncelerimizle karşılaştırıyorduk.
 

 Her telden...

HAZİRAN 2006

 Dünyanın hızına ayak uydurmaya çalışmak ve olayları yakıdan takip etmek artık oldukça zorlaştı. İletişimin bu kadar yoğun olduğu bir dönemde dahi, insanın herşeye yetişmesi oldukça zor
  Kaplumbağa Terbiyecisi MAYIS 2006 Hani, size sorsalar, Osman Hamdi Bey Kimdir? Diye. Çoğumuzun ilk aklına gelen cevap: "Ressam, Kaplumbağa Terbiyecisi'ni yapan adam" deriz ve bu bilgeliğimizle de kibirle bakınırız. Bundan bir kaç hafta evvel bana da sorsa idiniz, aynı tavırları sergilerdim gerçekten.
 

İnanmak ve inanarak yapmak...

NİSAN 2006

 Atatürk'ün, yaptıklarına inancının kendisinin eleştirilere ne kadar açık olduğundan biliyoruz. Bunun en önemli örneklerinden birini ise; dördüncü Büyük Millet Meclisi'nin süresi dolup seçime gidileceği zaman göstermiştir.
 

Kitap okumak...

MART 2006

 Bir sahne düşünün; üzerinde iki cambaz, ikisi de mesleklerinin en başarılıları. Bir tarafta şair/ yazar, ya da ayaklı kütüphane - diğer tarafta doktor
 

İstanbul'u keşfetmek...

ŞUBAT 2006

 İstanbul; 1977 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra iş nedeni ile yerleşip yaşamımı sürdürmeye karar verdiğim şehir. İçinde yüzyılların tarihini barındıran ve binlerce yılın gelişen ve değişen kültürlerine şahitlik eden bir şehir.
 

Hertelden

OCAK 2006

üç günlük bir Şam gezim oldu. ŞAM, PALMYRA ve HOMS'u ziyaret ettim. Şam Havaalanında pasaport kontrolüne attığım ilk adımdan başlayarak, Suriye'den çıkana kadarki son adıma kadar her gün,
 

 Ay' ağladı, ‘Yıldız' kaydı…

ARALIK 2005

 BU YAZI sanırım 9 Aralıktan önce yayınlanmış olacak ve hala herkes Türkiye İsviçre maçını konuşuyor olacak. Dün akşam kızımla (Henüz 17 yaşında bir lise son öğrencisi), hem maç hem de Avrupa'daki kültür düzeyi üzerine bir tartışma yaptık.
 

Hayatın ödülleri 

KASIM 2005

 ÖZEL anlar ve özel günler vardır hayatımızda. Hani bazen yaşadığımıza değdi dediğimiz olaylar. Hiç düşünmeyiz aslında o olayı yaşamamıza neden olan olaylar zincirini. Nerede başladığını ve o ana kadar nasıl geldiğini? İşte öyle bir gün yaşadım dün.
 

 Anlamak!

EKİM 2005

 CUMHURİYET kutlamaları her yıl ağustos ayının sonu itibari ile yoğunluk kazanır ve Atatürkçülük duygularımız 26 Ağustos'ta başlayan Sakarya savaşı ile birden harekete geçer,
 

 Hakkını Vermek,

EYLÜL 2005

 Hani bir söz vardır, “Yiğidi öldür ama hakkını ver”. Bu ay sizlerle bir yiğidin hakkını vermek adına birşeyler paylaşmak istiyorum.
 

 Kısmet!

AĞUSTOS 2005

HANİ çok bilinen bir fıkra vardır:

“Yaşı 70'i henüz geçmiş emekli bir beyefendi zamanını kahvede arkadaşları ile sohbet ederek, zaman zaman da fanti oynayarak geçirmektedir. Eeee,

 

 Toplumun aynası

TEMMUZ 2005

 BEN üniversiteden yeni mezun olmuş İstanbul'da ayakta kalmaya çalışan pırıl pırıl bir idealist iken tanıdım onu. Askerden geleli çok olmamıştı ve halen çalışmakta hatta yönetmekte olduğu bankaya memur olarak girmişti.
 

 Sivil Toplum Kuruluşları

HAZİRAN 2005

 MEDENİ olduğunu iddia eden toplumlar, bu konudaki en önemli gösterge aracı olarak o ülkedeki Sivil Toplum Örgütleri'nin fazlalığını ve bir o kadar da bu örgütlerin üye sayılarını değerlendiriyorlar.
 

 Başarı

MAYIS 2005

 

Başarmak nedir?

Bu soruyu kendimize ne kadar soruyoruz acaba?

 

 Anılar... Anılar...

NİSAN 2005

 Geçmişte yaşadıklarımız hep böyle anılar kadar uzaktır, ancak tüm anılarımız düşünce hızı kadar yakındır bize.
 

Gösteri   günü

MART 2005

 Ağlayarak geliriz dünyaya, sanki yaşayacaklarımızı önceden bilir gibi. Bir iniş çıkışlar savaşıdır yaşam.
 

 M-Kart –2

ŞUBAT 2005

 Hani Yıldız Savaşları filminin 1, 2,...6 ya kadar gittiği gibi benimde Mkart yazım gün geçtikce yeni numaralar alacağa benziyor.
 

Vatandaş olmak!!!

 OCAK 2005

 Evet, artık bizde bir Avrupa Birliği Üyesi adayı olarak görüşmelere başlayacağız ve sonunda tüm Avrupa bizim için görüşME mi diyecek acaba? Şimdi ben aslında işin siyasi boyutuna hiç karışmayacağım
 

 Mevsim Değişir Akdeniz olur”

ARALIK 2004

 Tüm bu duygular bir alev gibi parlıyor ve maalesef kendini en uzun üzerimizde taşıdığımız duyguya, unutkanlığa bırakıyor. Ya da Sezen Aksu'nun şarkısında dediği gibi “Mevsim değişip Akdeniz oluyor”.
 

Hakkını Vermek,

 KASIM 2004

 Hani bir söz vardır, “Yiğidi öldür ama hakkını ver”. Bu ay sizlerle bir yiğidin hakkını vermek adına birşeyler paylaşmak istiyorum.
 

 İstanbul'dan uzaktayken…

EKİM 2004

 Boğaz, tanrının bahşettiği en büyük ödüldür bu şehre. İki yakasında hala sanki iki ayrı kültür yaşar bu gün tıpkı tarihler boyunca olduğu gibi.
 

 Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

EYLÜL 2004

 Ya da bir başka deyişle; “Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın?”. İşte nasıl bir kimlik bunalımı yaşadığımızı açıkça ortaya koyan iki soru. “Kimsin?”, “Nesin?”,
 

 “Güzel olan sevgili değil, sevgili olan güzeldir”

AĞUSTOS 2004

Ve okumayı sevdim. Öğrenmeyi sevdim. Öğrendiğimi paylaşmayı sevdim. Paylaştıkça tanımadıklarıma ulaşmayı sevdim, yani yazmayı sevdim. Tanımayanların beni sevmelerini sevdim.
 

Düşüncenin Gücü

 TEMMUZ 2004

 İnsan hayatında bazı sözlerin yada bazı ‘kısa'ların önemli rolü vardır. Benim hayatımda önemli rol oynayan bir ‘kısa'yı sizinle paylaşmak istiyorum, hisse çıkartmak isteyenlere!...
 

Türkçe tartışmalarında gelinen son nokta…

 HAZİRAN 2004

 GEÇMİŞİ hangi tarihe dayanır bilmem ancak, kullandığımız dili savunma ve onu yabancı dillerden arındırma çalışmaları ve konuşmaları her devirde gündemi meşgul etmiştir. Atatürk,
 

Olmak mı, olmamak mı?

 MAYIS 2004

 OLMAK ya da olmamak (to be or not to be). Shekspir böyle diyor, bir oyununda. Dünya öyle bir düzen üzerine kurulmuş işte. Dünya’ya gelen her canlı bir gün fiziksel ölümü tadıyor. Kanuni de olsanız, Mustafa Kemal de.
 

Bilgi güçtür

NİSAN 2004

 HALA izlerini taşıdığımız, yaşanmış çok ciddi ekonomik krizler şirketlerin yatırımlarını olumsuz yönde etkiledi.
  MART 2004

Kayak cenneti...

 MART 2004

 Eskilerin bir deyişi vardır “Kar yılı, var yılı”. Umarım bu yıl gerçekten bolluklar içersinde geçer bizde ülke olarak biraz daha rahatlarız.
 

 Mutlu bir gün ardından

ŞUBAT 2004

Hayatın kendisidir bu iniş çıkışlar. Kimi zaman çok başarılı oluruz kimi zaman onarılamaıyacak hatalar yapar altında eziliriz.

 

Soru Sormak!

OCAK 2004

 Her sene olduğu gibi, bu sene başında da tüm yazı yazanlar ve benim gibi yazmayı deneyenler, ya yeni seneden beklentileri içeren umut dolu yahut geçmiş seneden, kısmen güzel (benim aklıma pek gelmiyor ama) çoğunlukla da esef ve üzüntü dolu anıları kaleme alacaklar.
 

Hesap lütfen 

 ARALIK 2003

 HEPİMİZ dünyaya ilk merhaba dediğimiz andan itibaren bir hesap ödeme telaşı içerisine düşüyoruz. “Hesap lütfen”.
   Ne yönetiyoruz? KASIM 2003 YÖNETMEK deyince sizin aklınıza ne gelir bilmiyorum, ancak ben iki konu arasında sürekli gidip geliyorum. İnsan yönetmek ve iş yönetmek. İş hayatına başladığım ilk günden beri bu iki yönetim kavramı beni hep meşgul etmiştir.
  EKİM 2003Protesto ediyorum EKİM 2003 EVET, protesto ediyorum. Yazacak o kadar konu varken ben hiçbiri hakkında yazmayacağım.
 

Nereden baksam? 

 EYLÜL 2003

 BU gün canım saçmalamak istiyor.
Mesela ligler başladı, futbol ülkenin gündemine oturdu. GS ve BJK direkten döndü, FB fena çarpıldı.
Bu arada Süreyya Ayhan, en yakın rakibine nerdeyse yarım tur bindirdi, birinci oldu, ama kimin umurunda!

  ağustos 2003

 “Internet” mi olsun, yoksa “Isagi” mi?

AĞUSTOS 2003

 BANA sorarsaniz hiç de önemli degil. Sonuçta olusumunda en ufak bir teknik katkimizin olmadigi bir teknolojik ortama Türkçe bir isim bulmak konusunda hiç de kafa yormam. Tipki daha önceleri Telefon (Telephone), Train (Tren), Football (Futbol), Automobile (otomobil)
 

 Kendini eğitmeyen eğitimciler

TEMMUZ 2003

 BENİ okuyan sevgili dostlarım zaman zaman seyahatlerimle ilgili anılarımı okumaya alışkınlar. Ancak bu ay, bir kitap yazacak kadar çok anıyla döndüğüm bir Güneydoğu Anadolu seyahatim oldu ki anlatmakla bitecek gibi değil.
 

Arının sokamadığı dilimiz: 'Türkçe'miz

HAZİRAN 2003

 SEN neye hazırsan, O da senin için hazırdır”. Bu sözler Mark Victor Hansen tarafından söylenmiş. Ne zaman hangi ortamda söylediğini bilmiyorum ancak her dönemde ve ortamda değerlendirilebilecek ve ders çıkartılabilecek bir anlatım.
 MAYIS 2003

Şanslı Olmak

MAYIS 2003

 BU gün Londra’daki 3. günüm ve şu günlerde sürmekte olan Irak savaşının bir başka yüzü ile karşı karşıyayım. Televizyonda her kanal savaşı değişik bir açıdan veriyor ve de habercilik adına önemli işler başardıklarını düşünerek gururla karşımızda duruyorlar.
 

E, be devlet, kime şikayet edeyim seni?

NİSAN 2003

 HEPİMİZ, hayatımızın değişik dönemlerinde farklı duygular yaşadık. Aşık olduk gençliğimizde ve şarkılar dinledik içki masalarında. Orhan Gencebay’ın, Şikayetim Yaradana adlı şarkısı arkadaş oldu zaman zaman bize ve dertlerimize. Eğitimsizdik aşk konusunda o zaman, kime neden aşık olduğumuzun cevabını bile veremiyorduk.
 

Proje satmak ve proje satın almak

MART 2003

 YİRMİ, yılı aşkın bir süredir bilişim sektörü (IT) içerisindeyim. Bu süre içerisinde hani bizim tabirimizle masanın her iki tarafında da bulunma şansına sahip oldum. Şans diyorum, çünkü böylece oldukça farklı tecrübeler edinebiliyor insan.
 

 Olmaz mı acaba?

ŞUBAT 2003

 ŞİRKETLER, çalışanlarının daha iyi üretebilmesi ve verimin artması için personel eğitimine önem verirler. Eğitilmiş insan kaynağı gelişimin en önemli parametresi olarak bilinir. İşte bu bilinç doğrultusunda şirketim beni bir eğitime gönderdi.
 

Başlığı olmayan yazı

OCAK 2003

 TÜM hafta sonumu bu ay hangi konuda yazmalıyım diye düşünerek geçirdim desem abartmamış olurum. Geçtiğimiz hafta Türkiye için oldukça önemli ve hareketli bir haftaydı. Tarih bu haftadan, gelecekte çok bahsedecek.
 

Sadece çocuklar değil, herkes duysun

ARALIK 2002

 Bu bölümün adı bence ÇOCUKLAR DUYMASIN yerine, HERKES DUYSUN, İŞ ADAMLARI SİZDE DUYUN, YÖNETİCİLER SİZDE DUYUN, EĞİTİMCİLER SİZDE DUYUN, SİYASİLER SİZDE DUYUN, SAĞCILAR, SOLCULAR, MERKEZCİLER SİZDE DUYUN ve hatta SAĞIR SULTAN SENDE DUY olmalıydı.
   Bu problemi çözmek isteyenler el kaldırsın!KASIM 2002 HEPİMİZİN hayatında önemli yeri vardır havuz problemlerinin. Okul yıllarında kimimiz yüzmekten bile nefret ettik bu yüzden. Yok efendim havuzun dibindeki çatlağın sebep olduğu su kaybı ya da musluktaki bozulmadan kaynaklanan ilave su miktarının sebep olacağı taşma
 

İngiltere'nin karanlık ve Atatürk'ün aydınlık yüzü

EKİM 2002

 Kenya, senelerini İngiltere'nin sömürgesi olarak geçirmiş ve bugün özgür olduğunu zanneden, bana göre zavallı bir ülke. Maalesef Kenya kimliğini yitirmiş, halkın kendi
 

Avrupa Birliği ve Türkiye

EYLÜL 2002

 TÜRKİYE, son günlerde iki önemli konuya odaklanmış vaziyette, oldukça sıcak günler yaşıyor. Bu ana başlıklar; Seçim ve Avrupa Birliği.
TBMM yaptığı son toplantıda bu iki konuda önemli kararlar aldı. Avrupa Birliği konusunda alınan kararlar sekiz sütuna manşet olarak verildi ve Meclis'in tarih yazdığı söylendi.
 

KİMİN PROBLEMİ?

AĞUSTOS 2002

 TAM on gün süren bir İtalya serüveni yaşadım. Hem de ne serüven... Size de olur mu bilmem ama benim tüm seyahatlerimin sonu "Canım Ülkem" diye biter. Bu defa biraz daha kuvvetli hissettim sanırım bunu.
 

 M-Herşey

TEMMUZ 2002 

 SON günlerde hangi etkinlikle ilgili davetiye alsam konu muhakkak E ile başlıyor. E-Devlet, E-Ticaret, E-Ekonomi, E-Banka, E-Bir şey, E-Başka bir şey, E-eeeeeeeeee… Yani bana da geldiler, bu kadar da "E"leşmeli miyiz diye düşünürken,
   

RTÜK / MTÜK

HAZİRAN 2002

  ŞİMDİ bu başlığa bakanlar, son yılların en gözde kısaltması olan RTÜK'ü hemen anlayacaklar ama MTÜK'le neyi kastettiğimi merak edeceklerdir. Etmeyenler ise yazıyı okumadan bir sonraki sayfaya geçebilirler, onlara dergi içerisinde iyi yolculuklar diliyorum.
    

BUYURUN SOHBETE

MAYIS 2002  

 MERHABALAR! Sevgili dostum Merih, artık biz dinazorların bugüne kadar edinmiş olduğumuz tecrübeleri toplumla paylaşmamız gerektiğini ve bunun da en iyi yolunun yazmak olduğunu söylediğinde önce tepki gösterdim. Ancak konuyu tekrar düşündüğümde çok haklı olduğuna karar verdim. İlk başta neden itiraz etmiştim, bunu düşündüm. 



0 Yorum - Yorum Yaz

Bu bölüm üzerinde çalışmalarım devam ediyor Aralık itibarı ile yeni evimde ve yeni çalışma odamda son haline gelmesini beklediğim kütüphanemi sanırım yeni yıl ile birlikte sizlerle paylaşabileceğim.  Bu bölümde kütüphanemde bulunan ve bu güne kadar okumuş olduğum KİTAPLARIN (Roman, Araştırma, Tarih) listesini bulacaksınız. Bu romanlar hakkındaki düşüncelerimi öğrenmek isterseniz bana ulaşabilirsiniz.

Bu arada  Roman / Hikaye türü kitaplarımın bir kısımını hediye etmeyi planlıyorum. Bu konuda bana ulaşabilirsiniz

Teşekkürler



   7 yıldız

FAlih Rıfkı ATAY dönemin en önemli gazetecileirnden biri. 

Zeydindağı'nda Birinci dünya savaşı dönemlerinde Suriye'de neler yaşandığını bir görgü tanığı olarak net bir dille kaleme almış,

Çankaya ve Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri kitapları ile de Kurtuluş savaşı dönemini, yine bir gördü tanığı olarak muhteşem bir şekilde anlatmış.

Bu kitapları okumadan Kurtulu Savaşı tarihimizi anlamak mümkün değil gibi geliyor bana.

Kurtuluş sadece Savaşı kazanıp memleketi düşmanlardan korumak değildir. Mustafa Kemal'in İzmir İktisat Kongresi'nde belirttiği gibi "Asıl Kurtluş Savaşı yeni Başlıyor. İktisadi bağımsızlığını kazanamamış bir ülkede hakiki özgürlükten basedilemez"




0 Yorum - Yorum Yaz

 9 Yıldız

Ben kitabın içeriği ile ilgli yorum yapmayacağım ama şunu söyleyebilirim ki, bu kitabı hala okumamış iseniz pek roman okumuş saymayın kendinizi. Olay sadece kampta çekilen çile değil daha önemlisi o halde bile yaşama bağlılık. Çok ince ama önemli bir ders.

Mutlaka okuyun 




0 Yorum - Yorum Yaz

ARAŞTIRMA-TARİH

Kitap hayatımızın en önemli parçasıdır. Bizi geçmişle buluşturur, geleceğe taşır, bilmediğimizi öğretir, görmediğimizi gösterir, hayallerimize hayal katar. Hani derler ya en iyi arkadaş diye!  sanki gerçekten öyledir. Aramadığınız zaman gücenmez, size sadece siz istediğiniz zaman eşlik eder,  "bendeki bilgi bu kadar, daha fazlası için bir başka kitaba gitmelisin" diyecek kadar mütevazidir, ondan ne zaman medet umsanız hemen vermeye çalışır, ne başı ağrır, ne de morali bozuktur. O hep vardır ve sadece siz istediğiniz zaman olmaya hazırdır.

Kitaplar konusunu iki başlık halinde değerlendiriyorum

ROMAN ve  ARAŞTIRM-TARİH

Bu bölüme-; İleride kitaplığımda olan kitapların bir listesini ekliyeceğim ve sizlerden gelecek talep doğrultusunda bu kitaplar ile ilgili yorumlar yapmaya çalışacağım. Ayrıca   kitaplığıma yeni eklenen ve okuduğum kitaplar ile ilgli düşüncelerimi de sizinle paylaşacağım.

değerli zaman geçirmeniz dileklerimle




0 Yorum - Yorum Yaz

ROMAN

Kitap hayatımızın en önemli parçasıdır. Bizi geçmişle buluşturur, geleceğe taşır, bilmediğimizi öğretir, görmediğimizi gösterir, hayallerimize hayal katar. Hani derler ya en iyi arkadaş diye!  sanki gerçekten öyledir. Aramadığınız zaman gücenmez, size sadece siz istediğiniz zaman eşlik eder,  "bendeki bilgi bu kadar, daha fazlası için bir başka kitaba gitmelisin" diyecek kadar mütevazidir, asla kıskanç değildir,  kendini başka kitaplarla karşılaştırmaz, aylarca ona bakmasanız alınmaz, ondan ne zaman medet umsanız hemen vermeye çalışır, ne başı ağrır, ne de morali bozuktur. O hep vardır ve sadece siz istediğiniz zaman olmaya hazırdır.

Kitaplar konusunu iki başlık halinde değerlendiriyorum

ROMAN ve  ARAŞTIRM-TARİH

Bu bölüme-; İleride kitaplığımda olan kitapların bir listesini ekliyeceğim ve sizlerden gelecek talep doğrultusunda bu kitaplar ile ilgili yorumlar yapmaya çalışacağım. Ayrıca   kitaplığıma yeni eklenen ve okuduğum kitaplar ile ilgli düşüncelerimi de sizinle paylaşacağım.

değerli zaman geçirmeniz dileklerimle




0 Yorum - Yorum Yaz

 3 Yıldız

Adı ile örtüşmeyen bir çalışma olmuş.  Cumuriyet'i ve Kurtuluş savaşını anlatırken  kadınların, eşlerin bu savaştaki rollerini, acılarını, fedakarlıklarını onlarla bilrlikte yaşayacağımı düşünmüştüm. Ama aile ağaçları ve isimler arasında zaman zaman kayboldum.




0 Yorum - Yorum Yaz

 3 yıldız

Zülfü Livaneli'nin beni hayal kırıklığına uğratan bir romanı daha




0 Yorum - Yorum Yaz

 7 Yıldız

Ahmet Taner Kışlalı: doğru söyledi ve dünyadan kovuldu. İşte buna neden olan makalelerinden bir kısım

 Aziz Nesin yıllar önce bir konuşmasında şöyle demişti: "-Geçmişte Atatürk'ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor".....

Kitaba adını veren ilk makalenin ilk paragrafı böyle başlıyor. Bu gün çok açıkça söylenebiliyor ki " bir ülkeye istediğinizi yaptırmak istiyorsanız, onu kendi yönetiminiz altında görmek istiyorsanız, o ülkeyi işgal etmeniz gerekmiyor. O ülke'in değerlerine, geçmişteki önderlerine, tarihi ile bağına ve diline olan bağlılığını ortadan kaldırın yeter"

Şimdi kısaca bakalım, Ülkede Atatürk her gün daha çook eleştriliyor hatta suçlanıyor (Neymiş efendim Atatürk'te eleştrilmeliymiş). 

Atatürk'ü eleştrenler ve eleştrenlere karşı olanlar için önemle önerilir.

 

 




0 Yorum - Yorum Yaz

 7 Yıldız

Oğuz Akay,  anılardan belgesel oluşturmuş. Sitemdeki "Haftada bir, Atatürkün sofrası" köşesinin önemli bir kaynak kitabı olacak




0 Yorum - Yorum Yaz

 6 Yıldız

İsmet Bozdağ yazmış, 

Hani Atatürk'ün rakı sofralarına laf edenlere ithaf edilecek bir kitap. Bu ülkeye Cumhuriyeti getirmiş, ümmet ya da teba olmaktan çıkartıp,  birey olma hakkını vatandaşa vermiş bir liderin, arkadaşları ile yemek yerken dahi ülke meselelerini konuşmasına ve yaşamını ülkeye nasıl adadığına bir kez daha şahit oluyorsunuz




0 Yorum - Yorum Yaz

 7 yıldız

Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ün Özel Kalem Müdürü ;

 

Sanki bir günlük gibi yazılmış yüzlerce anektod, hatıra ve tarihi gerçekler, Atatürk'ün Asker, Devlet Adamı, Arkadaş, Sade Vatandaş ve günümüz tabiri ile Sokaktaki İnsan yönlerini çok net yaşıyorsunuz. Zaman zaman H.R.Soyak'ı kıskanmadım değil hani.

Sitemin "Haftada bir, Atatürk'ün sofrası" bölümünde bu kitaptan oldukça fazla yararlanacağım. Ama acelesi olanlara hemen almalarını önerebilirim tabi.




0 Yorum - Yorum Yaz

 6 Yıldız

Bir yabancı gözüyle Atatürk, gerçi Mango Türkiye'de doğmuş bir yazar ama bu ülkede doğmuş olup bu ülke vatandaşı olan, Cumhuriyet ve ATATÜRK devrimlerinin bu ülkeye katkılarını, tarihin gerçeklerinden uzaklaşarak değerlendirenler karşısında dik durarak onlara cevap verebilen biri. Biyografik bir çalışma ama, tarihi gerçekleri anlatırken, neler yaşandığını da bu kaynak kitaptan öğrenmek mümkün




0 Yorum - Yorum Yaz

 3 Yıldız

Dr. Reşit Galip tam bir devrimci. Kısacık ömründe Atatürk devrimlerini korumak adına ATATÜRK'e dahi baş kaldıracak bir cesaret adamı. Önemli devrimlere imza atmış bir Bakan. (Milli Eğitim Bakanı).

Cumhuriyet döneminde Eğitim adına yapılanları öğrenmek isteyenler için önemli bir kitap




0 Yorum - Yorum Yaz

 6 Yıldız

Türkiye,

1960'lı yıllardan bu yana terörün hedefi olmuş, ancak teröre karşı verdiği savaşta hep yalnız kalmış bir ülke.....

Ve Türkiye'nin terörle mücadelesine şüpheyle bakan Batı....

Ta ki 11 Eylül saldırılaı olana kadar...

Okuyucu Andew Mango'yu yazmış olduğu ATATÜRK kitabı ile tanıdı. BBC World'ün Türkçe yayınlar sorumlusu olan yazar. Türkiye'de bu gün PKK'nın sempatik bir özgürlük savaşcısı ama karşısındaki Türk Silahlı Kuvvetlerinin ise bir cinayet şebekesi olarak görülmesi tehlikesi ile karşı karşıya. Bu kitap, bu açıdan bakıldığında PKK'nın bu güne gelirken neler yaptığını,  Kürtlere özgürlük derekn Kürt kökenlı olup da kendilerine sempati duymayan yada destek olmayan yerel halka neler yaptığını detayları ile anlatıyor. Bu arada yabancı gözüyle yabancıların ülkemiz hakkında neler yaptığını da okuyorsunuz.




0 Yorum - Yorum Yaz

 5 yıldız

Altan TAN, babasını diyarbakır cezaevindeki işkencelerde kaybetmiş bir yazar. Bir Kürt olarak konuyu kendi anlayışı içerisinde  tarihsel bilgilere dayanarak olabilidiğince objektif olarak anlatmaya çalışmış. Yer yer empati yaparak yorumlar da geliştirmiş. Kitabı bir kaç cümle ile tanımlayarak yazara haksızlık etmek istemem ama  Kürt Sorunu'na merakı olanlar, çözümün sadece askeri olmadığını düşünenler,  Vatadnaşlık hakları ile sosyal ve kültürel haklar arasındaki farkların bir ulusu oluşturan etnik gruplar açısından ne kadar önemli olduğunu daha net anlmak isteyenler ancak aynı zamanda Etnik Tuzak'a düşmek istemeyenler için önerilir. 




0 Yorum - Yorum Yaz

 5 yıldız

Atatürk'ün Samsuna çıkmadan önce İstanbul'da geçirdiği altı ayı detayları ile incelemiş Alev Coşuk. Her konu mutlaka ve mutlaka bir belgeye dayanıyor. Dedikodular ya da demiş gibi belirsiz senaryolarla doldurumuş bir kitap değil. Her konu somut olarak net bir şekilde ortaya konulmuş. Hani Atatürk'ü Samsun'a Vahdettin gönderdi diyenlere tokat gibi bir cevap olmuş.




0 Yorum - Yorum Yaz

 7 yıldız

Cengiz Özakıncı, bir inanılmazı yapmış. Konuya 1830 yılından başlıyarak günümüze kadar  karşılatırmalı bir yaklaşım sergilemiş. KurtuluşSavaşı ile 100 yıllık bir çalışmanın ve emeğin nasıl boşa çıktığını  o kadar güzel gözler önüne sermiş ki, Mustafa Kemal'e bir kez daha hayran oluyor ve şapka çıkartıyorsunuz. Her syafada altı çizilecek önemli bir tesbit buluyorsunuz. Kitap olmaktan çok kaynak bir eser olmuş. Tarih meraklıları ve özellikle tarihi yanlış bilen siyasilere mutlaka önerilir. Her konu kaynak ve belge ile referanslanmış




0 Yorum - Yorum Yaz
 
 
Biryerlere gittim anadoluda
Gene bir sabah erken.
Atladım arabaya bir solukta
Gene plan yok program yok.
Güzergah belli ama
Nerde ne zaman oluruz 
 Bilinmez.
Attık kendimizi
Anadolu’nun bağrına.
Berceste !
ilk mola yeri herzaman
Bolu dağı eteklerinde
Keyfli bir kahvaltı
Sonra!!!!
Şehzadeler beldesi
Amasya idi ilk durak.
Hititlere kadar uzaman geçmişi
Yeşilırmak altında saklanmış
Tarihi,
Muhteşem kayalıklıların süslediği
Doğal surlar arasında 
Yol bulmuş Yeşilırmak. 
Geçmiş şehirli, karşı kıyıya
Bir yanda konakları seyretmiş,
Diğer yanda, Şehzade tepeleri.
Osmanlıdan önce de krallıklar yaşanmış
Amasya’da.
Kayalar yontularak
mezarlar yapılmış Krallarına.
Özel yemeklerinden tatmalı
Mutlaka
Bamya yemeli mesela.
RESTAURANT’ A DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ
Buram buram 
Amasya kokan konaklarında.
Borabay gölü bir mesire yeri
Amasya tepelerinde konuçlanmış
Her noktası ayrı bir yeşil, tepelerinin
Her noktası ayrı bir mavi, sularının
Her insanı ayrı bir güzeldi, kentin.
Yolumuz daha çok
Samsun’da randevumuz vardı
Karadeniz’le.
Hani şarkılardaki gibi
Çırpınıyordu
Buluşma yerine geldiğimizde.
Atam burda buluştu
Anadolu ile,
İlk adımı burda attı 
Kurtuluş ‘a.
Saygıya durduk
Tekrar hoşgeldin dedik,
Yıllar sonra Ata’ma
Ve dedik ki
Hep hoş gelecek
Mustafa Kemal Paşa
Askeri ve milleti
Bayrağı ile binler yaşayacak.
Hep hoş gelecek Atam
Samsun’a. Samsunluya,
Gönlümüze bağrımıza.
Güneşli bir gündü
Ordu’da o gün
Sakindi Karadeniz nedense
Belkide huzurluydu artık
Kavuştu diye beklediklerine.
Karar verdik konaklamaya
Karadenizle serinlemeye.
Türküleri geldi aklımıza
Çıktık Boztepe’ye
Bakmaya Ordu’muza
Giresun’un  fındıklari, 
Trabzon’un tarihi
Bizi çağırıyordu artık.
Bekleyeni olunca insanın içi kıpırdıyor,
Duramıyor yerinde.
Kısa bir tur attık Giresun şehrinde
Fındık aldık
Birer avuç,
hani aganigi niyetine
Uzungöl’e akşamüstü ulaştık.
Gölkıyısı ahşap otelleri ile,misafirlerini bekliyordu
Yeşilin her tonuyla
Süslenmişti göl kenarında
Dağlar
Doğaya başkaldırı gibi
Doğasını solumaya ilk burda başladık
Bakir Karadeniz dağlarının.
Mevsimi idi yeşil çam ormanlarının
Kimi zaman, yağmur sularken yapraklarını.
Eriyen karların suları
Birer şelale olmuş
Dökülüyordu çamlar arasından.
Sümela manastırı!!
Tepelerde kayalara gömülmüş
O güzelim doğaya tepeden bakıyor
Ve gururunu yaşıyordu
Sanki bu güzelliklerin
Doğa harikalar yaratmış burada
Özgürlük arayan bir ağacın
Kayalarada hayat bulması
Gizlenmeye isyan etmiş
Köklerin açık havayla buluşması
Sümelanın vazgeçilmezleri olmuşlar.
Akan suyun kenarında 
İçilen Türk kahvesi
Yenilen alabalık
Sizide bir parçası yapıyor
Asırlardır yaşıyan bu güzelliklerin.
Senaryolar üretilmiş tarihler boyunca
Hem Sümela, hem Vazelon için
İki farklı yerde iki ayrı güzellik
Ortak olan tek şey
Gene yüksekte
Gene yamaçta
Gene kayalar arasında
Bir başka vadiye
Merhaba diyor.
Tarihler boyunca kıskanmış karadenizlinin heybetini
Ve inşa etmiş kendi evini,  Vadinin karşısına.
Fatih’in Rumeli hisarı’nı 
İnşa etmesi gibi,
Tam karşısına Anadolu Hisarı’nın.
Değirmendere, her yerinde
Akıyor 
Karadeniz yaylalarının
Bir ahtapot gibi
Sarmış kolları ile.
Kimi yerde şelale olmuş,
Çağlamış
Kimi yerde dere olmuş
Kaynamış
Kimi yerde darbe olmuş dağlamış.
Şekil vermiş kimi zaman kayalara
Suyunu içen kaplunbağa gibi
Her noktada ayrı bir rol üstlenmiş tabiat
Kimi zaman sular çekici olmuş
heykeltraş gibi  işlemiş kayaları yada ağaçkölerini
Kimi zaman sanki elinde fırçası
Yeni yeni resimler yapan ressam rolunde,
Dökülen şelale kabarcık olmuş
Sıçramış,
Güneş ışınlarını göndermiş
Damlacıklara,
Birlikte gök kuşağı olup süslemişler
Şelale gölcüklerini.
Yağan yağmuru,
İnci tanesine çevirmiş 
Saklamış yonca yapraklarında
Serpiştirmiş Zigana dağlarına.
Karadenizli yayılmış Zigana’larda
Vadilere, yamaçlara
en yakın komşuları
Bulutlar,
Vazgeçilmez misafiri olmuş
Sabah kahvaltılarının.
Ormanlar dost olmuş bulutlara,
Oyunlar başlamış aralarında
Bir saklambaç oynamışlar,
Bir köşe kapmaca.
Kar sobelemiş bozmuş oyunlarını
Kış günlerinde.
Yağmur yetişirmiş her bahar 
İmdada
Ve oyun yeniden başlarmış her mevsim
Dereler, Bulutlar
Ve Çam ormanları arasında
Doğa hep cömert davranmış
Dedik karadenize.
Ne orman var ne dereler
Tepelerinde
Çiçekli yaylanın.
Adı gibi
çiçekleri var 
her mevsim yüzlerce farklı
adı bile bilinmez renklerin süslediği çiçekler
Gelincikler bile 
Sarı olmuş kimi yamaçlarda
Dünyaya tepeden bakarsınız 
                                      Doruklarında.
Bir fetih duygusu kaplar içinizi,
Çığlıklarınız
Cevabı olur karşı tepelerin
Geri döner size.
 
Ayder yaylası sizi kucaklar
Tepelerde bir yerde
O sıcak karadenizli hoşgörüsü ve 
Geleneksel konukseverliği ile.
Her sabah başka bir yaylaya gidilir
Kaçkar tepelerinde.
Akşam yorgun dönülür
Yaşanan güzellikler anılara kazınarak.
Ve yorgunluk atılır
Ayder’in kaplıcasında.
Yenilen yöresel yemekler
Solunan temiz dağ havası,
Hele hele birde dolunaysa  o akşam
Mehtaba dalarsınız
Çam romanları arasından dökülen
Şelaleleri seyrederek.
Ay değişik yansır sularda
Yakamoz yoktur denizlerdeki gibi
Olsun varsın olmasın
İnci tanesi olur damlacıklar
Parlayan ay ışışı sayesinde.
 
Güçlü ayaklar ister Kaçkar tepeleri.
Yaşınıza bakmaz.
Biryerlerde karşınıza çıkar 90’ı geçmiş bir nine 
Sırtında yükleri ile
 Yada 70 geçmiş İsmail efendi
Nam-ı diğer  “King of the Kaçkar”
Rehberlik yapar size bir tepeden, bir tepeye sıçrayarak.
Uzun bir yürüyüş gerek kaçkar tepelerine çıkmak için.
Hani dağ başı derler ya!!
Öyle değil oralar
Mesken olmuş dağcı turistlere
2500 metre yükseklik,
haritalar ellerinde
yol soranlara rastlarsınız.
Bir başka tepeye çıkmaya, 
Ya da bir başka yaylaya yürümeye çalışanlar 
Çıkar karşınıza.
Sıradan bir olay olmuş dağ başında yol sormak.
King’s of the KAÇKAR cevap verdi yol tarif etti
Dağı anlattı o keyfli karadeniz şiveli 
Bir kaç kelimeden oluşan ingilizesi ile
Yol soran turistlere.
Meğer o “Encilaz’ca” bilirmiş.
Öyle dedi bize gülerek.
Eriyen karlar göller oluşturmuş
Tepelerde.
Biriktirmiş kar sularını göğsünde ve dağıtmaya başlamış 
Suları 
Çam ormanları arasından akarsu olup.
 
Derken Artvin
Sonra Çıldır gölü
Meskeni olmuş bildircin avcılarının
Kars, Ardahan
Ani harabeleri.
En güzel örneği olmuş
Anadula’da yaşamış
Kültürel mozayiğin...
İsak Paşa sarayı
Yerşelmiş Doğubeyzit’in  en güzel noktasına
Dikmiş gözünü Ağrı Dağı’na.
Sanki bir gövde gösterisi var aralarında.
İstanbul çok uzak geliyor oralara gidince.
Bir başka dünya gibi
Hayallerde kalıyor.
Ağrı dağını selamlıyorsun
Nuh’un gemisini arayan gözlerle
Kimbilir kimler yaşadı
Neler geçirdi Anadolu
Onbinlerce yıllık tarihinde
Her günü ayrı bir servet
Yükledi bize karadenizin.
Yeni sorumluluklar
Ve yeni mutluluklar
Aç dedik İstanbul’a kucağını 
Yeni bir ufukla
Yeni bir zenginlikle.......



0 Yorum - Yorum Yaz
Bu ne bir sevda masalı
Ne de bir seyyah hikayesi,
Amaç ne bir aşk aramaktı,
Ne de birşeylerden kaçmak,
Geçmişi aramak istedim
Bana hikaye gibi gelen,
Yaşamadığım dönemler de, 
Dinlerken masal 
Ama, 
Dinletenlerce yaşanmış
Gerçekleri,
Tekrar tekrar yaşamak
Ve bunun heyecanını duymak.
Şahidim olsun istedim yanımda
Yaşanmışların gerçeğini benle beraber yaşayacak
Benden sonraki nesillere taşıyacak bir şahit
Ve böyle başladı hikayemiz
4 Haziran sabahı çıktık yola
Hedef Malatya’ya ulaşmak.
Tüm yaşanmışları anarak
Yeniden yaşatarak.
Yaşayan canlı şahitleri bularak
Anadolu’yu yeniden solumak,
İşte buydu bizi yollara döken
Aynı gün Adana’da verdik yemek molası
Sorduk “nerde Onbaşı kebabçısı?”
Dediler “Küçük saati geç sağa dön hemen orası”.
İskenderun’a geçtik uyumak için.
Astsubay Mehmet,
Evine girmekten vazgeçip, 
arabamıza bindi bize şehri tanıtmak için
O güzel karadeniz şivesiyle
Buluşturdu bizi şehrin güzellikleriyle.
Kordon boyunda dolaştık gece boyu,
ve resmettik o güzelim kordonu,
Gün doğduktan sonra.
Duymuştuk Antakya’da Mozaik müzesi olduğunu
bir saat yeter diye düşündük,
bilmeden Antakya’nın
St Pier kilisesini.
Dünya’nın ilk Hristiyan kilisesi idi o.
Hristyanlık adını, orda almıştı bu din
Her sene 29 Haziran da hac ziyareti yapılıyordu buraya.
Mozaik müzesi:
Muhteşem işlemeleri,
Birbirinden güzel değerleri ile
Kapısını açıyordu ziyaretçilerine her gün
Dünyanın ikinci büyük müzesiydi çünkü,
Herkül’ün yılanları boğmasından
Kralların cesaret tablolarına.....
.......
Prova yapan Gladyatörler,
gözleri ile bizi takip ediyorlardı
önlerinden geçerken.
Anlaşılan konu sıkıntısı çekmemişti
Usta sanatçılar.
Tabi sanatçı işin ustası olunca
Motifler çok kolay oluyordu
ve tüm yer zeminini işleyebiliyordu.
Nakış nakış.
Harbiye’si vardı Antakya’nın,
37 derece sıcaklığı bir klima gibi serinleten suları
ve muhteşem alabalıkları ile.
Kısa bir soluk için geldik 
Bir ömür gibi dinlendik serinliğinde.
Özlemle andık sevdiklerimizi,
Paylaştık tüm  bu güzellikleri
Telefonla ulaşabildiklerimizle.
Titus tuneli Antakya’da imiş meğerse
Dünyanın en uzun elle açılmış tuneli,
300 metresi kayaların oyularak yapıldığı,
ışığın kendini zaman zaman gösterdiği
Yamaçlarından suların hala akamaya devam ettiği 
Aşıklara kucağını açmış bir tünel.
Karanlıkla ışık arasındaki anlam farkını
burada keşfedebilirsiniz ancak
Işığı arıyorsanız eğer!
Orada tepede,
Ya da arkanda bıraktığın yerde
yada hedefte, tünelin ucunda
belki de kaya mezarlarında!!! 
Bedenin dünyayı terkettiği yerde
Yeni yaşamı en güzel yerde karşılamak adına harcanan emek
Acaba ,
Acaba  ölünce mi  insan olunuyor ancak?
Sorusunu hatırlatıyor insana.
Işık mezarda mı yoksa dışarda mı?
Hala cevabı meçhul
Ve Meçhul kalmaya  devam edecek........
Tüm bu sorular arasında kaybolmuşken
13 KM lik plajı sizi karşılıyor Antakya’nın
yorgunluğun geride bırakılması için.
Böylece bir saatliğine geldiğimiz Antakya’da
Geceyi geçirip
Ülkenin en güzel Künefe’sini,
Asi nehri kıyısında yeyip
Ertesi sabah şehre son bir bakıştan sonra
Yolumuz Kilis yoludur diyerek yollara düştük.
Suriye sınırında direksiyon salladık
Dalgalanan Türk bayrağını
Ve onu koruyan mehmetçiği
Gururla selamladık,
Şehir turu attık Kilis’te
kaçakçılar şehri ünü kayboluyor yavaş yavaş
Artık herşey geliyor ve heryerde var
dediler,
buna tanık olduk sohbetlerimizde.
yani alışveriş yapmadık Kilis’te
Peynir dahi  bulamadık satılık!!
Oysa bu mevsimde peynir, sabah erken satışa çıkar 
Saat, dokuz  olmadan bitermiş
Herkesin peyniri buzlukta saklanırmış.
Yola koyulduk tekrar Gaziler diyarı için
Ama öğlen olmuştu,
Acıktık köy yollarından geçerken
Mola verdik ağaç altında sohbet eden köylüleri görünce
Onların gölgesini paylaştık
Peynir satın bize diye rica ettik
Utandırdılar bizi
Bi! lokma peynirin parası mı olur dediler
Çıkarttık karpuzumuzu arabadan
Biliğimizi de tabi ki
Onların peyniri, bizim karpuz ve biliğimiz
Yetti hepimize 
Paylaştık yiyeceklermizi
Köylümüzle.
Paylaşılan gönüldü aslında,
Yiyecekler bahane anadolu toprağında
Bereketini gördük Anadolu’mun
Toprağının da 
İnsanınında.
Zamanıydı Antep’e gitmenin...
Batı kentleri gibi olmuştu Antep.
Öğretmen evinde kaldık Antep’te
Acısını yaşadık
Atamın mesajına.......
öğretmenimin verdiği cevabın......
Yeni bir enerji ve güç kaynağı oldu
Baklavası ve fıstığı Antep’in.
Antep’e Gazi ünvanı veren
Karayılan’ı andık  Gaziler anıtı önünde.
Ve şairin dediği gibi
Vurun Antep’liler namus günüdür
Diyerek ,
Yola çıktık Urfa’ya
Birecik tam yol ortasıydı,
Gaziler ülkesi ile Şanlı Urfa’nın,
Fırat bir güzel bölmüş ki, kasabayı ikiye.
Tarihler boyunca güvencesi olmuş,
Servet getirmiş kasabaya
Kelaynaklar, Simgesi gibi Birecik’in.
Haşhaş kebabı meşhur dediler
Pirpirim salatasıyla beraber
Nar suyuna ekmek banarak 
Tadına varmak için bu lezzetin,
Oturduk Fırat kıyısına.
Solurken Birecik havasını,
Karşımızda koskoca tarih.
Babasının doğum anılarını tazeleyen yeğenimle
Teknolojiye teşekkür etti babaoğul anıları birlikte yaşattığı için
Teknoloji kızdırdı bizi Zeugma harabelerinde.
Gömmüştü koskoca bir tarihi sular altına
Ona tepeden bakan bir villa
Geçmişini acıyle izleyen bir kalıntı
Ve hala altında tarih olduğu bilinen,
Fıstık ağaçları kalmıştı “teknoloji harikası barajdan”.
Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar,
Türkü böyle tarif ediyordu 
peygamberler kentini.
Dumanlı dağları keşfetme zamanı gelmişti artık
Dumanlı olan Urfa’mıydı yoksa kafamız mı?
Cevabı için bu sorunun,
Koyulduk yola yeniden
Tozu dumana kattık arkamızda el sallayan
yurdum insanına
Keşfettik bir gerçeği Urfa’da
Duman kafalardaydı dağda değil.
Bir tarafta Balıklı göl gizemi
Dimdik ayakta duruyordu Hz İbrahim’in bağlandığı sütünlar
Tepeden bir bakış attık 
Hazretin mancınıkla yaptığı yolculuğa
Ve havuz olan düştüğü yere.
Onun yanında yatmak için
Kral babasına baş kaldıran
kendini aynı tepeden atan
Ayn Zeliha hikayesi
Bir egzotizm yaşatıyor hayallerde.
Dilek tutarak balıkları yemleyenler,
camisinda dua edenler,
Herkes tanrı ile bütünleşiyordu
Bu gizemli, ruhani atmosferde
Boşuna dememişler peygamberler kenti diye.
Ya İsmail’e ne demeli
Herşeyi anlatıyordu bakışlarında
En güzelini şair demiş aslında
“Bir bakış bir bakışa neler neler anlatır,
Bir bakışki aşığı saatlerce ağlatır,
Bir bakışın manası hiçbir lisanda yoktur
Bir bakış bazen şifa, bazen sihirli oktur”,
Çırpınıyor Urfa’sını tanıtmak için
Alacağı üç beş kuruş bahşiş,
Okumasına destek olacak
Artanını verecek  ailesine,
tabi artarsa biraz,
Bir sabır taşı gibi bıkmadan usanmadan
Eyüp Peygamberden almış sanki sabır gücünü
Senelerce acı çekilen mağarada yaşamış gibi
Birbir gezdi bizimle Urfa’nın her köşesini
Harran’a götürdü bizi
Geylani türbesine
oradan
Güzelim yöresel harran evlerine,
Birlikte ayran içtik köyhalkıyla
Ne verisen ver abi, gönlünden ne koparsa!!!
idi hesabımız köy evinde
Dünyanın ilk üniversitesi dedikleri
Harabelerde, içimiz sızladı içinden geçerken
Ayrıldık gizemler şehri Urfa’dan ertesi sabah
İçimizde hem hüzün hem huzurla,
Kahve molası verdik Viranşehir’de
Kıramadık ricasını yurdum insanının
İki saat arayla ikinci kahvaltı ağır gelecekti
Ama sohbetlerini dinledik çaylarımızı yudumlarken
Anılarımıza kaydettik bu güzel insanları
Güzelim Viranşehir’liler
Dedikya teknoloji var hani!!!
Kartlarımızı aldık birbirimizin
Bir başka zaman dostluğumuzu pekiştirelim diye.
Bizi bekliyordu Mardin
Şen olmuş kapıları ile
50 yıl önce aynı gün doğduğum şehir.
Artık o da en güzel açık hava müzelerinden biriydi
Dünya’nın,
Kızılıtepe’den gördük Mardin’i ilkönce
bize bakıyordu yerleştiği tepeden
Göğsünde barındırdığı tarihin gururu ile
Bir heyecan bir coşku vardı içimde
50 yıl önce bu gün
bu şehirde doğmuştum
gencecik bir Cumhuriyet savcısının, oğlu olarak
30 yıllık bir Cumhuriyetin, hukuk ve adaletini getirmeye çalışan
İdealist bir cumhuriyet savcısı idi o,
Ya Anneme ne demeli,
Hastanesiz ve hemşiresiz bir ortamda getirmişti beni dünyaya
Su dahi kovalarla taşınıyordu evlere.
Haci abi ile taniştık önce,
Bebekliğimi hatırlayan
Beni kucağında taşıyan
Delikanlılık günlerinde.
Bu defa kolumdan tutup benim,
70 li yaşına aldırmadan
Götürdü doğduğum eve.
Bu şehirde ve Bu evde,
Anıları vardı avlusunda
Ablamların,
Babam el sallıyordu onlara bu köşeden her sabah
Bu kapıdan çıkıp merdivenlerden aşağı indikten sonra.
Yarım asırı tamamlayan ömrümün
Başlangıcını kutladık
Dayı yeğen,
8 Haziran akşamı
Boğaz’ı andıran manzarasına karşı
Yukarı Mezapotamya’nın.
Baba dostlarıyla tanıştık birer birer,
Ve gezdik Mardin’in her köşesini
Açıldı kilitli kapılar bizim için
filzof Zeyni ile tanıştık 
Bir adres sorarken
Adres sorduk alacaklı olduk sanki
Evine davet etti bizi
Acı Kahve yani Mırra içmek için
Mırra her kese teklif edilmez, edilende geri çevirmemeli
Diye okumuştuk müzede 
Kıramadık Zeyni’yi
Cacık ekmek yedik birlikte
Aynı Nargileyi paylaştık 
Ve tekrar yollara düştük Mardin içinde
Daracık sokaklarında
Her duvarının tarih koktuğu,
Filmlere konu olan
Evleri gezdirdiler bize,
Medreseler, Kiliseler
Resimlerle yeniden dolaşırken Mardin’i
Söze ne gerek.
....
....
......
............
Buruk bir keyifti bizi yolcu eden HasanKeyf’e
Sabahın erken saatlerinde
Teknolojiye yenik düşeceği söylenen 
Bu tarih zenginliğine
Dicle kıyısında
140 metre yükseklikte bir tepeye kurulmuş
Hasankeyf Kalesi
Vadisinde alışveriş merkezleri
Karşı kıyısında
Merdivenleri depreme esir düşen
Darphanesiyile
Bir başka keyf veriyordu ziyaretcilerine
Önce aşağıdan baktık tepelere
Sonra tırmandık kaleye
Alışveriş mağaralarının önünden geçerek.
Rehberimiz 
11 yaşında
bir turizm gönüllüsü
ailesi ile hala bu mağaraların birinde yaşıyor.
Ellerinde büroşür haykırıyordu herkese
“Hasankeyf göl olmasın, tarih sular altında kalmasın”
diye.
Dicle vadisi muhteşem bir görünütü veriyordu
Kalenin her yerinden
Mardin’li gelin’e en güzel manzara vermişti
Kral,
Oysa köprüsüne ev yapmıştı 
Bugünkü Hasankeyf’li.
Kralların yazlığı vardı nehir kıyısında
Kendimizi layık gördük aynı zevke
Önce kral yazlığında, sonra dicle kıyısında
Keyfini sürdük
Bu güzelliğin
Resimledik 
Teknolojiye esir olma tehlikesindeki bu güzellikleri
Anılarımız için.
Kendimize hikaye aradık
Aşklara konu olmuş 
Malabadi köprüsünde
Konuya ne gerek dedik peşinden
Türküsünü söyledik bir ağızdan.
Bizim öykümüz ne orda başladı ne de orda bitecek
daha çok yol vardı gidilecek ,
yöreler vardı ziyaret edilecek.
İçimiz yandı Sason’da 
PKK  yaşatılıyordu hala orada,
İçimiz yandı Beşiri’de
Kimse yaşamıyordu artık
Babamların yaşadığı dönemden.
Diyarbakır,
Büyüme krizine düşmüş bir kargaşa içerisinde
geldi bize
Surlar, heybetini bu büyümeye kaptırmıştı maalesef,
Hazar gölü bir tatil beldesine dönmüştü artık
Kıyısındaki villalarla motellerle,
Anılarım canlandı mayo yerine uzun donla
Yüzdüğümüz 70 li yıllar ,
Çadır yerine kilimlere sarılıp yattığımız 
Kumsallar,
Harput Kalesi tepeden bakıyordu Elazığ’a
Tüm heybeti ile
Neler yaşanmıştı kimbilir neler,
Piza Kulesi ile rekabet ediyordu sanki 
Ulucami Minaresi
O da dünyada tekti
Yükseldikce daralan yapısı ve eğimiyle
Acaba kaç yabancı bunu biliyor diye 
Hüzünle sorduk kendimize.
Artık Malatya yolundaydık,
Fırat’ın suladığı,
Güneşin,
 Eskimalatya’da 
Sinan’ın köprüsünün teknolojiye teslim olduğu
yerde battığı,
Gençliğimizi bıraktığımız,
Hala köyümde kahvaltı edebildiğim,
Tahtalı Minaresinde
Dedemin ezan dinlediği,
Yeşillikler diyarındayım.
Nemrut, 86 km uzakta Malatya’ya
2150 metre yükseklikte bir tepe.
Yenince Bizans ordusunu
Commageanous kralı Antiacos
Ben tanrı olmalıyım  !!!!
yendim çünkü dünyanın en güçlü ordusunu
Diye düşündü.
Baş tanrı ilan etmişti kendini
Yanına alarak
Zeus, Apollo ve Heraklus’ u 
“Mademki en yüce tanrı benim
o halde 
Güneş, doğmalı ayaklarımın altından,
Ve batmalı aynı şekilde”
Diyordu  Yeni Tanrı!!!!!
Kendine bir türbe yaptırdı
2150 rakımlı tepeye,
heykellerini yaptırdı tanrılarının ve kendisinin
Hem doğuya hem batıya
Güneşin doğması ve ayaklarına batması için
ayaklarının altından.
Dünya ya meydan okuyacaktı bu tepeden,
Öyle de yaptı ama birşeyi bilemeden
Ondan büyük Allah vardı
Ve aldı canını vakti gelince,
Halkı tören yaptı her  ölüm yıldönümünde
Kovalarla taş taşıyarak türbesine
75 metreye ulaştı bu suni tepe, 
türbenin üstünde.
Yaşadık o anları bizde güneşin batışı ve doğuşu ile.
Biz de meydan okuduk dünyaya kendimizce.
.........
 
Artık yol göründü
Istanbul’a
Bize bu anıları anlatan
Anama.
yada
Anneanesinin yanına Ergin’in
Boş geldik
Ama servetle dönüyorduk.
Anamıza, yuvamıza
Ana ocağından, ana kucağına
Yeni günler başlıyordu bizim için 
Geçmişi daha iyi bilerek
Daha canlı yaşamış olarak.
Merhaba yeni hayata
Merhaba size!!!!!!!!!!!
Selam getirdik
Yaşanmışlardan
Yaşanacaklara!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
 
 
25 Temmuz 2003
 



0 Yorum - Yorum Yaz

Düşünen Adam 

Başbakan Tayyip Erdoğan son konuşmalarında Anayasa değişikliğine “EVET”   çağısı yaparken pot üzerine, pot kırmaya devam ediyor.

 İlk Pot:

CHP’nin Yeni Genelbaşkanı’na hitap ederken “Memur Kemal Efendi” sıfatını kullanıyor. Bu kullanım ile de Türkiye nüfusunun çoğunluğunun “MEMUR”  olduğunu unutuyor sanırım. Asıl en önemli nokta ise, Başbakan olarak devletin en üst kademesindeki memurluk görevini yürütttüğünün ya farkında değil, ya da bilmiyor. Memur olmak bir görevdir ve emeğinin hakkını vererek alın teriyle ekmeğini kazanmaktır. Tabi Sayın Başbakan memurluktan başka bir mana çıkartıyor ise onu bilemem. Ama kesin olan bir anlam var ise, kendisini “MEMUR” olarak görmediğidir. Eh yaşantısına ve servetine bakılırsa bunların, memur gelirleri ile yapılAmayacağı da ayrı bir gerçek.

 İkinci Pot:

Yine aynı konuşmada Sayın Kılıçtaroğlu’na seslenerek, Baykal için servis edilen iğrenç teyp olayı ile ilgli olarak, bu tezgahı “Memur Kemal Bey’in” kurguladığını ima ediyor. Haklı da olabilir. Ama ben bir vatandaş olarak hemen şu soruyu soruyorum.

            Sen Başbakansın, böyle önemli bir suçlama yapabiliyor olman için elinde önemli belgelerin olması gerek ve bu konuyu sokaklarda dillendirmek yerine hemen, hani  anayasa değişikliği ve YAŞ kararları sırasında sığındığınız “hukuk” varya, işte  o kurumu ve kurumları devreye sokarak gerekli işlemleri neden yapmıyorsunuz.? Çünki bu tamamen kişilerin özlük haklarına saldırıdır.”

 

Böyle yakıştırmalar ile kısa vadeli menfaatlerin peşinde koşmak bir siyasetçiye yakışıyor mu? Başkalarına çamur atarak oy peşinde koşmak yerine, neden Anayasa’da yapılan değişiklikleri halka anlatmayı denemiyorsunuz? Yoksa,  sizi dinlemeye gelenlerin, anlama ve değerlendirme zekalarını yeterli mi bulmuyorsunuz?.....

Not: Başbakan'ın konuşması 8 Ağustos 2010 (Bugün) tarihli Hürriyet gazetesinden alınmıştır




0 Yorum - Yorum Yaz
Kırık Cam Teorisi          Suçlarla mücadeleyi nasıl başardın?" sorusuna Guiliani'nincevabı: "Metruk bir bina düşünün.  Binanın        camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş        atıp, binanın tüm camlarını kırar.  Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim.        Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın.  O çöpü hemen oradan        kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir.  Ben ilk konan        çöp torbasını kaldırttım."          Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor.  Çevreden tepki        gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor,        diğer camları da kırıyor.  Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir        mahalleye dönüşüyor.          Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş.  Metroya bilet almadan binenleri, apartman        girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile        yakalayıp haklarında işlem yapmış.          Polis bu kararlılığıyla "Küçük müçük, bizim için hiç fark etmez; bu sokağın, metro istasyonunun veya mahallenin        suç üreten bir bölge olmasına izin vermeyeceğiz. " demiş.'Kırık Cam Teorisi' ABD'li suç psikologu Philip        Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alarak geliştirilmişti.        Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine        birer 1959 model Oldsmobile bıraktı.        Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı.  Ve olup bitenleri gizli kamerayla izledi.        Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı.        Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı.  Daha ilk        darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu.        Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. "Demek ki"        diyordu Zimbardo, "ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek.  Aksi        halde kötü gidişatı engelleyemeyiz.  


YA BİR YOL BUL, YA BİR YOL AÇ, YA DA YOLDAN ÇEKİL MÜMİN SEKBAN YETERİ KADAR NEDENİNİZ VARSA HERŞEYİ YAPABİLİRSİNİZ JIM ROHN YA ÜMÜTSİZSİNİZ YA ÜMİT SİZSİNİZ YA ÇARESİZSİNİZ YA DA ÇARE SİZSİNİZ BEHCET NECATİGİL İNSANA OLANLAR DEĞİL, O İNSANIN İÇİNDE OLANLAR ÖneMLİDİR LOVIS MANN ZİRVEDE KARTALLARDA BULUNUR, YILANLARDA ANCAK BİRİSİ ORAYA SÜZÜLEREK, DİĞERİ SÜRÜNEREK GELMİŞTİR. ÖNEMLİ OLAN NEREYE GELMİŞ OLDUĞUNUZDAN ÇOK, NEREDEN VE NASIL GELMİŞ OLDUĞUNUZDUR CENAP SAHABETTİN SEN NEYE HAZIRSAN, O DA SENİN İÇİN HAZIRDIR MARC VİCTOR HANSEN ELMAS NASIL YONTULMADAN KUSURSUZ OLMAZ İSE; İNSAN DA ACI ÇEKMEDEN OLGUNLAŞAMAZ KONFÜCYUS BÜYÜK İNSANLARIN İDEALLERİ SIRADAN İNSANLARIN HEVESLERİ VARDIR WASHINGTON IRVING

İngiltere'nin karanlık ve Atatürk'ün aydınlık yüzü
YAKLAŞIK 15 gün süren Kenya seyahatim beni değişik duygular içerisine itti. Senelerdir Avrupa'nın değişik yerlerini kimi zaman turist kimi zaman da görevli olarak ziyaret etme şansım oldu. Bu seyahatlerimde hep Avrupa ülkelerini kendi ülkemle kıyasladım ve bazen 'neden böyle olamıyoruz' deyip kendime ve ülkemin insanlarına kızdım. Çoğu zaman da ülkemi yönetenleri eleştirdim. Bundan sonra da politikacılarımızı eleştireceğim ama artık farklı bir bakış açısı ile. Avrupa, günümüzde İnsan Hakları maskesi ile bize ders vermeye çalışan Avrupa... Elebaşıları; İngiltere, Fransa, Almanya. Sizlerin karanlık yüzünü bir kere de Kenya seyahatimde gördüm, tanıdım ve ATATÜRK'ün ülkemi nelerden kurtardığına bir kez daha şahit oldum. Kenya, senelerini İngiltere'nin sömürgesi olarak geçirmiş ve bugün özgür olduğunu zanneden, bana göre zavallı bir ülke. Maalesef Kenya kimliğini yitirmiş, halkın kendi kültürünü yaşamaktan, kendi dilini konuşmaktan uzaklaştırıldığı bir ülke konumuna gelmiş. 1983 yılında ilk İngiltere seyahati dönüşümde en çok yaptığım şakayı hatırlıyorum da... "Ya, arkadaşlar inanamazsınız, adamlar o kadar ilerlemişler ki en ücra köyde en ücra köyde bile ana dili gibi İngilizce konuşuyor insanlar" diyordum. Bugün burada görüyorum ki, Kenyalı artık kendi dilini unutma tehlikesi ile karşı karşıya ve ülkenin en ücra köşelerinde bile İngilizce konuşuluyor. Peki gelişmişler mi? Bu sorunun cevabı malesef çok acı. İngiliz aristokratlarının kış evi olarak kullandığı Kenya'nın özgür bir ülke olarak yaşamını sürdürdüğü sanılmasın. 1963 yılında resmen özgür olduğu ilan edilen bu ülke, hala gerek kültür ve gerekse gelişim açısından bir kimlik oluşturamamanın izlerini taşıyor. Kenyalı hala fakir, hala ağaçtan yaptığı ve üstünü tenekelerle kapattığı odalarda yaşıyor ve bu odalara ev diyor. Katıldığınız turlarda insanlar sizlerden para istemiyorlar; T-shirt, gömlek, ayakkabı istiyorlar. Hala çıplaklar, hala açlar... Nerde bana akıl öğreten, insan haklarından bahseden İngilizim, Fransızım, Almanım? Kendi ülkesinde yaşayanlar ile, senelerce sömürdüğü Kenyalı arasında insan olma açısından ne fark görüyor? Neden onların da kendi kişilkleri ile yaşamalarını istemiyor? Neden onları eğitmiyor? Bana sorarsanız bunun sebepleri ile ülkemi yönetenlerin senelerce ülkemiz insanlarının eğitimi ile ilgili izledikleri zavallı politikaların nedenleri aynı. Eğitilmiş insan yorum yapar, değerlendirme yapar, kriterler koyar, ölçer ve bunların ışığında karar verir. ATATÜRK, işte bu değerlerin devrede olması için eğitimin ne kadar önemli olduğunu her konuşmasında defalarca belirtmiş ve Kenya'nın bu gününü ta o zamandan gördüğü için Kurtuluş Harekatı'nın ilk günlerinde kendisi ile birlikte olan ama sonra mandacılığı savunan bir kısım silah arkadaşları ile yolunu ayırmıştır. Bugün bir kez daha ATATÜRK'ün aydınlattığı ülkemi düşünüp, ATA'ma şükranlarımı sunuyorum. İngiliz'in insan hakları adına kararttığı Kenya'dan, ATA'mın ışığıyla aydınlanan ülkeme dönüşümün keyfini yaşıyorum. ATA'mın aydınlattığı ülkeme baktığımda, herşeyin süt liman olduğunu söylemek mümkün değil tabi... Bu yazımı okuyan bazı arkadaşlar yukarıda anlattıklarımın hala Türkiye'de de olduğunu söyleyebilirler ve bunda da haklılar. Maalesef ülkemizde de benzeri olaylara rastlamak mümkün. Ancak aradaki en önemli fark sorumluları. Bizim ülkemizde maalesef bu işin sorumluları siyasetçilerimiz olmuşlardır. Hani Cumhuriyet kurulduğundan beri değişmeyen ya da değişmesi için hayata veda etmesi gereken siyasetçilerimiz. Bugünkü Kenya nasıl İngiliz'in eseri ise, bugünkü Türkiye de kendileri değişmediği gibi düşünceleri de değişmeyen siyasetçilerimizin eseridir. Atatürk'ten alınan emanet bu hale getirilmemeliydi. 1938 yılı ülke ekonomisi (üstelik savaş yorgunu gencecik bir cumhuriyetin ekonomisi) ile bugünkü ekonomik durumumuz ortada. Daha yapılacak o kadar çok şey var ki... Ancak tüm bunları yaparken kendi özbenliğimiz ile yapacağız, yani TÜRK olarak yapacağız, Türkçe konuşacağız. Sultans of the Dance (Türkçe adıyla Sultanların Dansı) gibi gösteriler ile ülke kültürümü yaşatacağım ve tanıtacağım. AB'ye girmek için kişilik değiştirmeyeceğim. Aslında belki de şöyle demek lazım, ATA'mın ışığı ile aydınlanmaya başlayan ülkemi, değişmeyen siyasetçiler karartmaya çalışıyorlar. Ancak ne güzeldir ki, ATA'mın ışığını hiç söndürmeyecek, onu sürekli ateşleyecek gençler yetişiyor herşeye rağmen. Bir de küçük bir anı: Sakın Fenerbahçeliler alınmasın, bu bir GS-FB çekişmesi değil, ülke tanıtımı adına hoş örnek olmalı. Kenya'nın ücra bir köşesinde Nyeri kasabası yakınlarında mola verdiğimiz bir sırada; Türk olduğumu duyan bir futbol meraklısı koşa koşa yanıma geldi ve benden GALATASARAY forması istedi, "Koyu bir Galatasaraylıyım" dedi. Birşey daha ekledi. "Türk milli takımı Kore'de Brezilya'yı da yener, Çin'i de. Onları buradan destekliyorum" dedi. Milli takımımızın oynayacağı grubumuzu benden iyi bildiğini söylemeliyim. Benden 3 yıldızlı forma istedi (Bu arada onu da öğrenmiş) ve adresini verdi. Bizi böylesine tanıtan Galatasaray'a teşekkürler. Umarım bir gün benzer şeyleri diğer konularda da yaşarız. Ülkem insanlarının dünyaya örnek olacaklarından eminim.


Bir AKP yetkilisi  (Bekir Bozdağ) günlerdir üzerinde çalışılan ve bir krize dönen atamaları savunurken hukuka uygunluktan bahsetti.

Ülkemizde hukukun durumunu bir kez daha gözden geçirelim.

Mecliste görev yapan her milletvekili belirli bir sistem ve yöntem çerçevesinde kanun teklifi verebilir. Yürütme olarak bu teklif değerlendirilir ve kanun mecliste onaylanır ya da onaylanmaz.

Eğer onaylandı ise geriye önemli bir denetleme mekanizması kalıyor ki o da Anaysa Mahkemesidir. Anayasa Mahkemesi, bu kannunun Anayasa'ya uygunluğunu değerlendirerek yürürlüğe girmesi konusunda bir karar verebilir. Tabi bunun için Anayasa Mahkemesine müracaat edilmesi gerekmektedir. Eğer müracat yok ise teklif Cumhurbakanlığınca onaylanarak yürürlüğe girer.

Böylece bundan sonra yaptığınız işlen hukuka uygun olur. Yani önce kanunu çıkar sonra da ben hukuka uygun davranıyorum diyerek istediğini yap. Sonra da bunun adına hukuk devleti de. Ve buna da benim inamamı bekle.

Şu anda yapılan şey devlet içindeki denetleme mekanizmalarını da ele geçirerek tamamen antidemokratik bir yönetime doğru gidiştir.




0 Yorum - Yorum Yaz

    4 Yıldız

 Kripto Yayınları tafanından çıkartılan bu kitap    RIZA ZELYUT tarafından yazılmış önemli bir kitap.

Bir çok gerçeği burada görmek mümkün.

Bu gün ülkemizin en önemli sorunu olan Kürt ve Kürtçülük sorununa tarihsel bir bakış açısı getirerek, bir çok söylentilerin belgeli karşılığını bulmak mümkün.

BU kitap bence yanli bir kitap değil, olabildiğince belgelere dayanıp, objectif kalarak yazılmış.

Ülkenin bu gününü merak edenlere, dünü anlatan. okunması gereken bir kitap.



  5 Yıldız

Leyla anlatmış, Alexandra Cavelius yazmış, Pegasus yayınlamış. 90 lı yıllarda Bosna'da yaşanan insanlık dramının kahramanlarından hayatta kalmayı beceren  biri o. O'na şanslı demek ne derece doğru bilemiyorum. Hayatta kaldığı için şanslı olduğunu söyleyenlere, yaşamak için ödenecek bedel eğer çektiklerimse; denesenize!! diye sorar gibi bir yaşanmışlık.

Tüm dünyanın gözü önünde bir film gibi yaşanan dram.

Bu gün ülkemize Demokrasi Havarisi kesilen dünya ülkelerine tokat gibi verilen cevap. yada soru.....

Yüz yıl önce yaşanan insanlık suçunun hesabını, o gün var olmayan Türkiye Cumhuriyeti'ne soranlar, Bosna'da bunlar yaşanırken; Nerdeydiniz?

Okuyunuz lütfen




0 Yorum - Yorum Yaz

  5 yıldız

 

Iran'da İslam Devrimi'nden hemen önce, Şah Pehlevi döneminin baskılı rejim döneminde yaşanan duygu yüklü bir aşk ve Şah dönemi baskılarına başkaldırışın duygusal öyküsü. 

Okumaya değer bir yapıt.




0 Yorum - Yorum Yaz
Ben masumum,
Önce kalem istedi elimi,
   Kağıda uzandı parmaklarım arasından
   İşte böyle başladı ilişkileri
   Ben çöpçatanı oldum kağıtla Kalemin,
Evlat verdiler her birleşmede,
   Adına şiir dediler  
NA 31-01-06


AlışSatış
Dolar5.88865.9122
Euro6.56076.5869
Hava Durumu
Anlık
Yarın
10° 13° 8°
YAYIMLANAN KİTAPLARIM
SAYILMAYANLAR
Sayılmayanlar, raflarda yerini aldı.




Okuyucu Yorumları
ARŞİVDEKİ YAZILARIM

 Arşivdeki yazılarım

Parmakların Dili
NAİL'İ BIRAKAMAM